NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM







Youtube'tan seçmeler

Loading...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ne İyi Olurdu Bir Köpeğim Olsaydı Be!


Tamam kabul ediyorum uzun zamandır biraz pesimist davranışlar sergilemiş olabilirim, ama sonunda bunun sebebini buldum. Bütün sorunum meğer bir köpeğimin olmamasıymış. Buna inanabiliyor musunuz?
Düşünsenize bir köpeğim olurmuş. Balıklarıma yaptığım gibi bir ay üzerine titreyip sonra onu tamamen kendi kaderine bırakmazmışım. Arada bir çıkarır dolaştırırmışım. Tuvalete alışana kadar evdeki pisliklerini temizler, temizler dururmuşum. O benden daha iyi beslensin diye bütün paramı en iyi köpek mamalarına yatırırmışım. Geceleri havladığında komşulara: ‘’ Yoo evde bir köpek yok. Dün gece biraz hastalandım üzerinize afiyet sabaha kadar sen öksür…’’ gibisinden yutmayacakları bahaneler söylermişim. Beraber banyo yaparmışız. Sahilde, parklarda, yürüyüş yollarında kız tavlarmışız. Biri bana bir şey dediği vakit, o da ‘’ Hav, ulan uzak dur sahibimden hav ‘’ dermiş. Tek başımızayken pati istediğimde hemencecik uzatır, birilerine hava atmak için ‘’pati ver olum‘’ dediğimde vermezmiş. Kaçıp kaçıp sokak köpekleriyle çiftleşir, sonra da hiç bir şey olmamış gibi eve gelirmiş. Beraber güler, beraber havlarmışız… Ne iyi olurdu bir köpeğim olsaydı be!
Ama ben biliyorum neden yok? Çünkü ilk akvaryumumu kurmadan öncede ‘’ Ne iyi olurdu birkaç balığım olsaydı be! ‘’ diye isyanlardaydım. Sonra balıklarım oldu. Sonra onlara ne olduğunu bile bilmiyorum. Akabinde aynı cümleyle elma salyangozu beslemeye başladım. Neyse ki onlara ne olduğunu biliyorum. Bir gecede öldüler. Ama neden öldüler bu kez de  onu bilmiyorum. Sonra o bir hataydı deyip, bu kez öyle olmayacak deyip ‘’ tekrardan balık beslesem ne iyi olurdu be! ‘’ deyip, yine balık beslemeye başladım. Sonra neyse ki balıklar ölmeden babam başkasına verdi onları.
Kendimi tutuyorum bir köpek almamak için. Almadıkça da,  pesimist pesimist takılıyorum öyle. Belki bu bir bahane, belki bir köpeğim olsaydı da içe kapanıklığım sürecekti. Ama hiç değilse o zaman da,  beraber içimize kapanırdık. Bilmiyorum kararsızım gerçekten ama ‘’ Ne iyi olurdu bir köpeğim olsaydı be! ‘’

29.09.2010
 İstanbul

BİR BARBUNYANIN HİKAYESİ

Bazen bizim evde barbunya pişer. Barbunyanın rakı sofrasındaki meze olarak değeri nedir bilmem ama, akşam yemeklerinde bizim evdeki yerinin pekte önemli olduğunu söyleyemem.
Bazı yemek kültürlerinde zeytinyağlılar ana yemekten hemen önce servis edilir. Bizim evde de durum böyle olsaydı şayet; barbunyada hak ettiğini düşündüğüm değeri bulabilirdi belki. Fakat, ne yazık ki durum böyle değil. Çünkü; barbunya bir zeytinyağlı olmasına rağmen hiçbir zaman fasülye ya da yaprak sarması kadar şanslı olamayacaktır benim gözümde ve bizim evde. Yeri hep makarnadan ya da pilavdan sonra gelecektir. Yemekten alınan hazzın doygunluk belirtileriyle birlikte son bulmasının an meselesi olduğu zamana denk gelir barbunyanın tabaktaki yerini alma sırası. Yani; çorba, ana yemek, makarna, salata derken; annenin ‘’ Birazda barbunya koyayım mı, ister misin ? ‘’ sorusuna karşılık yanıt hep ‘’ yok çok doydum! ‘’ olur. Ve böylece barbunyanın da günlerce sürecek olan dolaptan masaya, masadan dolaba olan yolculuğu da başlamış olur. Bozulana kadar gideeeer-geliiiir! hatta çoğu zaman kimselere çaktırmadan geldiği gibi buzdolabına geri gittiği gibi rivayetlerde dolaşır ev sakinlerinin arasında. Ama yinede bu yolculuk sırasında evin babası göbekteki kot farkından mı yoksa, ‘’Barbunyanın da gönlü kalmasın hadi‘’ diye merhametinden midir bilinmez? Bir kaşık da olsa yemeyi ihmal etmez. Zaten genelde tek yiyende o olur. O da barbunyanın kaderi olan bozulmasına ve çöpü boylamasına engel olamaz ne yazık ki.
Bu bir kısır döngü çünkü; ne annem barbunya yapmaktan vazgeçer ne babam barbunya istemekten ne de barbunya günlerce masaya gelip-gitmekten. Yazık! Olan bedavadan kirlenen borcama oluyor.
                                                                                                                            
 

AŞK ÜZERİNE ÜÇ PARAGRAF

Aşkı anlatmak zor iştir. Herkes hayatında bir kez de olsa aşık oldum sanır. Aslında aşkın gerçekte ne anlama geldiğini ise kimse bilmez. Bu yüzden de herkes kendince farklı anlamlar yükler Aşk'a. Ve böylece o, yazılışı da, telaffuzu da oldukça basit olan üç harfin yaradılış amacını aşarak, kendi mana havuzunda derinlere yolculuğu son bulmamacasına başlamış olur. Herkes abartısız kendince çorbaya bir tutam tuz eker.
Kimilerine göre aşk, Mecnun'un Leyla'sına duyduğu türden biraz delilik barındırmalıdır. Kimilerine göre ise, sevdiği için dağları delmektir. Kimilerine göre bir midye kabuğunda iki kişidir aşk. Kimilerine göre ise, ''Keşke Romeo'nun Julliet'e olan hisleri karşılıksız olsaydı da...'' dedirtircesine platonik olmalıdır. Kimine göre çekirdek bir ailedir aşk. Kimine göre ise, kendi suretidir. Kimine göre tabiattadır aşk. Kimine göre ise, hak yolunun sonundadır. Kimine göre henüz senesi dolmadan heyecanı biten bir oyundur aşk. Kimine göre ise, bir asırdan da öte. Kimine göre, sadece sakızlardaki çocuk ve kızın konuşma baloncuklarına tüm samimiyetinle katılmaktır aşk. Kimine göre ise '' Ulan o kızın gözü yükseklerde sana bakmaz, acı verir '' diyen arkadaşına: '' Olsun abi, bu acı çok tatlı '' diyebilmektir. Kimine göre... Görüldüğü üzere, bu listenin bile, o üç harfe inat alabildiğine uzamaya ne kadar hevesli olduğu, bu mana havuzunun da derinliğine bir işaret olsa gerek.
Aşkı yaşamanın mı yoksa, onu anlatmanın mı zor olduğu aslında tam bir muamma? Acaba, doğru olan manası bu denli derin olan bu konuda kafa yormak yerine, sadece Sezen' in dediği gibi yapmalıda, ''Aşk için ölmeli...'' mi de, mevzuya direk manşetten mi giriş yapmalı? Fakat, sonuç ne olursa olsun aslında yalnızca üç harftir AŞK ve tek haldir AŞK; derinlerde de gizlenmiş olsa, kendini tüm varlığıyla hissettirmişte olsa, hep vardır AŞK.

30.03.2010
   Silivri

BİZATİHİ İLK MEKTUP

Sevgili...
( Daha önce hiç kendime mektup yazmamıştım. O yüzden '' Sevgili...'' deyip bıraktım. '' Sevgili Ben '', '' Sevgili Kendim '' cok anlamsız. Ne diye başlanır ki bir mektuba, eğer kendi kendine yollayacaksan? Doğrusunu yaptım sanırım, en azından öyle yaptığımı düşünüyorum. ) ( İşte başlıyoruz... )
Bu sana yazdığım ilk mektup. Sonuncusu olup olmayacağı hakkında ise hiçbir fikrim yok. Bittikten sonra tadı damağıma nasıl yerleşir bilmiyorum. Bu mektubu sana yazıyorum çünkü; Yalnız kaldığını sanıyorsun ve bu yalnızlığının ise ötesi olmadığını. Sonra bir şiir okuyorsun Özdemir Asaf' tan ve diyor ki;

 YALNIZLIK

Yalnız kaldınız sanırsınız,
Biliyorum.
Yalnız bırakılmışsınız
Biliyorum
Ötesi yok.

Ötesi var;
Yalnızlık
Müziğin bile seni dinlemesidir.
Yalnızlık
.İnsanın kendi kendine mektup yazması.
Ve dönüp-dönüp onu okuması,
Yalnızlığında ötesidir

Nasıl da hissettiklerini anlatıyor. Sanki sana yazılmış değil mi? İşte sana bu mektubu yazıyorum çünkü; Yalnız değilsin, ben varım. Ve ben aslında senim. Biliyorsun. Belki de yalnızlığın ötesinde yalnız olmamak vardır ne dersin? Bu yüzden de, eğer bu mektubu tamamlayabilirsem ve Özdemir Asaf' ın dediği gibi yalnızlığın ötesine geçebilirsen orda yalnızlığın olmadığını göreceğini ve bir daha yalnızlık çekmeyeceğini umuyorum. Çok basit ben mektubu tamamlarım, sen okursun, bir daha ve bir daha çok kezler okursun. Böylece denklemdeki bütün bilinmeyenleri yerine yazmış oluruz. Sonrası? Sonrasını bende bilmiyorum. Bunu öğrenmek için sanırım, önce mektubu tamamlamam gerekecek. Bekleyip göreceğiz...
'' Nasılsın? '' gibi şeyler sormamı beklemiyorsun herhalde. Bilirsin seni iyi tanırım. Ve bu aralar pek te iyi hissetmediğini biliyorum. Korkmuyorsun ama, endişelisin. Beklemek tedirgin ediyor seni; Mektup beklemek, ziyaret beklemek, telefon beklemek, o günü beklemek ve yarını beklemek hepsi zor geliyor değil mi? Beklerken sabırsızlanıyorsun, ama iyi tarafından bak böylece sabrı öğreniyorsun. Hem geçenlerde gelen mektubu bir düşünsene, ne kadar mutlu olmuştun. Nede olsa uzun süre beklemiştin o mektuba sahip olabilmek için. Kimden geldiğini söylemeyeceğim, çünkü çok iyi biliyorsun. Zaten yüzünün gülümsemesinden belli. Gerçekte yalnız olan, gülümsemeyi de unutmaz mıydı şimdiye çoktan? Sayısı çok fazla değil kabul ediyorum ama, aldığın mektuplarda zaman zaman da olsa hatırlandığını göstermez mi? Değil mi ki dostların bir elin parmağını geçmeyecek kadar kaldılar? Değil mi ki bu seni üzüyor? Fakat bilmen gerek '' Az '' da olsa '' Hiç '' değiller. Boşuna üzülüyorsun onlar seni unutmayacaklar. Hem sonra ailen var. Şimdiye kadar ne yaparsan yap hep yanında olmadılar mı? Ve hepte olacaklarını adın gibi biliyorsun. Zaten adını da onlar koymuştu. Buna rağmen hala yalnız olduğunu düşünüyorsan, aynaya bak derim. Bak ve beni gör. Bak ve Allah'a inan.
Ve işte yavaş yavaş mektubumun sonuna geliyorum. Hala yalnız hissetmiyorsundur umarım kendini. Ama ille de bir parça var diyorsan, kaldır kafanı semaya bak. Biliyorum şuan da bulunduğun yerden bunu yapman biraz zor. Ama olsun zorla kendini. Sonra yıldızları seyre dal. İstersen bir de dilek tut! Ne kadar çoklar fark ettin mi? Şimdi birde farkına var aynı gökkubbe altında ne çok insan var, ne çok nefes. Yıldızlar misali... Düşün ki, çok uzaklardan o yıldızlara bakıyorsun? Bu mümkün de, çok uzaklarda birinin seni düşünüyor olma ihtimali mi düşük sence? Sen o yıldıza bak! Her yalnız hissettiğinde bak! Ve birilerinin hatırına geldiğini bil. İşin daha kolay olacaktır. Bu arada merak etme gündüzleri unutmadım. Gündüzleri de Güneş' e bak! Ama bunun altında bir şey araman gerekmiyor. :) Güneş güzeldir sadece. Işıl ışıl içini ısıtır insanın. Eh malum insan bu kadar yalnız olmadığını hissedince, birazda yalnız kalmak ister. Sende gündüzleri güneşle beraber yalnızlığın tadını çıkar. Bir tanede kitap alırsın yanında. Bu da benden sana küçük bir mutluluk tüyosu olsun. Kendine çok iyi bak. Canın ne zaman sıkılırsa ben hep buralarda olacağım. Ama yinede sakın unutma, ben aslında senim ve ne biliyorsam bileyim, aslında sende biliyorsun. Sadece hayal et! Selametle...
İşbu mektup bir mhkm un kendi kendine tesellisinden ibarettir.


14.05.2010
SİLİVRİ

Vicdan

     Herkeste var biraz. Ondan kaçış yok! Vicdan sahibi çabuk kanar. Merhamet getirir vicdan. Bir çok kere kirlenir. Acıma duygusu katar. Sonrası pişmanlık, kaybediş. Ama asla akıllanmaz vicdan sahibi. Peki ya daha sonra...? Daha sonrası hep kısır döngü! Hep kaybeden taraf olmak.

Silivri'10

28 Eylül 2010 Salı

Yarın Hayatın Son Günü ( DÜŞÜNCE )

.....Yarın gün dönümü var. Elbette bu iyi bir şey olmayacak. Bir şeyler ters gidecek; ne zaman düzgün gitti ki?
.....Değil mi ki hayallerimiz imkansızları oynadıkları için, umutlarımız çok zayıf ? O halde yarın bir umut daha bitap düşecek ve bir hayal daha gerçekleşemeden bitecek.
.....Zayıf umut varsayımları, güçlü olumsuz olasılıklara yenilecek yarın. İşte bu yüzden yarın bu hayatın son gününde yeni bir hayat başlayacak…

27.09.2010
 İstanbul

16 Eylül 2010 Perşembe

Nazım Hikmet ve Günahlarımız

Sayın Türk Halkı,
Ben henüz 18’ime basmadan ve henüz lise 1. sınıfa giderken, o günlerin verdiği toylukla bilirsiniz hani şu filanca kuruluşların, filanca gurupları vardır onlardan birine gidiyordum. Birkaç seminer sonra öğrendim ki, bir seminerin konusu Nazım Hikmet hakkında. Şimdi anlıyorum ancak o gün, o seminere başlarken ‘’ Nazım Hikmet Ran şerefsizi…‘’ dendiği an çekip gitmeliydim, daha sonra değil.
O gün o tepkiyi veremediğim için hala kendime kızıyorum, fakat anlamadığım şu: Ölmüş bir adamı yıllar sonra bile hala birilerine kötü olduğuna inandırmaya çalışmanın amacı nedir? Bundan ne umulabilir ki? Yani bir şairin, ülkenin gidiş hattını değiştirmede ne gibi bir etkisi olabilir ki? Hele de, 1937 yılında yargılandığı mahkemece hüküm giymesine sebep olan üstüne atılı ‘’ Donanmayı isyana teşvik ‘’ gibi son derece ciddi bir suçlamadan söz ediyorsak.
Askerler darbe yaparlar. Politikacılar yasa çıkartırlar. Bunlar etkiler ama bir şair, üstelik ressam olan bir şair, iyilik ve güzellikten başka ne katar bir ülkeye de, arkasından mahremiyet sınırları çiğnenerek bir şeylere malzeme olarak kullanılmaya çalışılıyor. Biz ne zaman bu hale geldik? Ve size tüm kalbimle söylüyorum bunları diyenlerde, zamanın da onlara bunları anlatanlardan duyduklarını söylüyorlar. Hakkında hiçbir araştırma yapmadıklarından eminim. Bu daha da acı. Ölmüş bir adam ve yıllar sonra bir yerlerde birilerine ‘’ Bu adam kötüydü aklınızda bulunsun bir yerde konusu açılınca ona şerefsiz deyin. ‘’ deniliyor. Eee… peki ellerine ne geçiyor? Lütfen biliyorsanız bunun cevabını verin bana da, biraz daha aydınlanayım.
Sanırım dünya git gide daha kötü bir yer olmaya devam ediyor. Ama en çokta neye üzülüyorum biliyor musunuz? Birisi, bir diğeriyle tamamen karşı düşüncede de olsa en azından bunu kendisi keşfetmiş olsun. Kendi doğrularına kendisi karar vermiş olsun. Başkalarının doğrularını hayatı pahasına savunmasın hem de ne anlama bile geldiğinin farkında olmadan. Aksi halde bu cehalet değil de ne olur? Allah bizi cehaletten korusun. Ülkem için en hayırlı duam bu.
                           

21.08.2010
  İstanbul