NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM







Youtube'tan seçmeler

Loading...

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yağmurdaki Sen

Sevdalı sevdalı yürüyordun.
Sonra yağmur başladı.
Ben sana baktım.
Sen ıslandın.
Yağmur dindi.
Ben yine baktım.
Sen gitmiştin.

Ay çıkmıştı.
Gece gündüzü yemişti.
Bir ben kaldım.
Bir de karşı damda ki kedi.
Sonra kedi gitti.
Sonra da ben gittim.
Ay'da gitti.

Güneş geldi.
Ben geldim.
Kedi de geldi.
Yağmur başladı.
Sen gelmedin...

İdeal Kız ''BENCE''


Şöyle biri olsun hayatımda ki kız!

Fotojenik biri olsun
Bakımlı, prezantebl biri olsun
Güldü mü gözleri ışıl ışıl olsun
Kahkaha attı mı otuz iki dişi bir den gözüksün, öyle neşeli olsun
İQ su 125 civarlarında gezinirken EQ su da fena olmasın
Çok kitap okusun, çok film izlesin, sıkıcı sanat filmleride izlesin,çok espiri yapsın, çok oturaklı olsun
Onunla vakit geçirmekten zevk alabileceğim biri olsun
Gözlerinin içine bakabileceğim biri olsun, bakınca geleceğe dalabileceğim biri olsun.
Asla ayrılmak istemeyeceğim biri olsun
Kariyeri olsun
Kendini her zaman geliştirsin
Dünya'yı gezmek, yeni yerler keşif etmek istesin
Ayrılınca (güç bir ihtimal) köpek gibi pişman olacağım biri olsun
Pişman olup döndüğümde beni kabul edebilecek biri olsun
Merhametli olsun, hayvanları sevsin, doğayı sevsin
Galatasaray'lı olsun, maçları stat'da izlemeyi sevmese bile beni sevdiği için seviyormuş gibi yapan biri olsun
Lüks arabalara binmeyi değil, sirkeciden vapura binip martılara simit atmayı sevsin.
Maçka'yı, Beşiktaş'ı, Çukurcuma'yı, Beyoğlu'nda yaşamayı sevsin
George Orwell'ı, Adam Fawer'ı, Franz Kafka'yı, Suzanne Colins'i, Reşat Nuri Güntekin'i ve Nazım Hikmet'i sevsin.
Haluk Bilginer'in sadece Onur Ünlü filmlerinde oynaması gerektiğini savunacak kadar sinemayı sevsin.
Fedakarlık kelimesinin içinde yatan derin anlamı benimsemiş hatta kanıksamış biri olsun
Bencil olmasın, ötekilerin gıyabında konuşmasın, berikileri de ötekileştirmesin
Her fikre saygılı olsun, tahammülü yüksek olsun
Sabırlı olsun
Bir de beni çok sevsin

Eğer böyle biri varsa ve aynı gök kubbenin altında yaşıyorsak Miranda Kerr senden özür diliyorum ama ben onu seçerdim.




22 Aralık 2012 Cumartesi

Huysuz ve Tatlı Kadın

     Ne o ana kadar bir kıza aşık olmuştum. Ne de o andan sonra bir kıza aşık olabildim.

     Onu öyle çok seviyordum ki, kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Buluştuğumuz zamanlarda hiç bir şey konuşmadan saatlerce bir birimize bakıp, el ele, göz göz oturabiliyorduk.
Bir gün ailesi ''Bizim gibi biri olsun. Bizden biri olsun'' demiş. İlk önce anlam veremedim bununla neyi kast ettiklerini. Daha sonra anlamıştım. Beni kızlarına layık görmemişler idi. Oysa, ben sevgimin ona layık olduğuna inanıyordum. Diğer hiç bir halimle ona layık olamasam da sevgimin ona layık olduğuna emindim. Çünkü onu öyle çok seviyordum ki, dünyayı istese yerinden oynatacak cesareti bulabilirdim kendimde.

     Ayıramadılar bizi. Sevgim, onun sevgisiyle birleşince ayıramadılar bizi. Her geçen gün aşkımız büyüdü. Ya da biz büyüdüğünü sandık.

     Üniversiteyi kazandım. Şehir dışında okuma fikri, ondan uzakta geçireceğim yılları düşündükçe ızdırap veriyordu. Gitme dese gitmezdim. Bunu ona söylemeye hazırlanırken. Ailesinin son kozunu oynadıklarını öğrendim. Onu da yurt dışına gönderiyorlardı. Kusursuz bir tesadüftü bu. Ailesiyle başa çıkabilirdim ama kader ile çıkamazdım. Denedim ama çıkamadım. Ve o gitti. Sonra ben gittim.

      Onu öyle çok seviyordum ki bir gün gidebileceği ihtimalini hiç düşünmemiştim. Gitme ihtimali olduğunu bir an bile düşünmüş olsaydım, ''ihtimal'' sözcüğüne yıllarca bitmeyecek bir kin besleye bilirdim. Şimdi bir gün, bir yerde yeniden karşılaşabilme ihtimalini tahayyül ediyorum bazen.

     Ben döndüm. Belki o da dönmüştür.Belki hala aynı şehirdeyizdir. Belki bir gün bu yazıyı okur. Belki şarkılar bir gün yeniden onu söyler. Kim bilir?





7 Aralık 2012 Cuma

GİT SANKİ GİDİNCE ZAMAN MI DURACAK, GİTMEYİNCE NE OLACAK?

 
      Hani kırmızı ışıkta beklersin ve yeşil yanar da, saniyenin binde biri bir zaman diliminde arkadan korna sesi gelir ya, çalacağını bildiğin halde şaşırırsın ya, işte o kadar şaşırdım gidişine.
   
     Hani radyoda en sevdiğin şarkı çıkar da tam sevinecekken sonuna yetişmiş olduğunu fark edersin ya, işte o kadar üzüldüm gidişine.

     Hani poker oynarken en iyi elin sende olduğunu düşünürsün de elini masaya dökersin ve tam ortada ne varsa almaya hazırlanırken, karşındaki pişkin pişkin gülerken daha iyi bir el açar ya, işte o kadar göt oldum gidişine.

     Hani uçağı kaçırdığına üzülürsün de, sonra uçağın düştüğü haberini alırsın ya, işte o kadar hayırlı oldu gidişin.

     Hani açlıktan ölüyorsun dur da, eve gelirsin ve en sevmediğin yemek gelir önüne ya, işte o kadar pişmanlık duydum gidişine

     Hani uzun zamandır okuyor olduğun bir kitap vardır da, sonucu heyecanla beklerken biri gelir pat diye söyler ya, işte o kadar kızdım gidişine.

     Hani hoca sınav kağıtlarını okur da, kaç aldığını merak içerisinde beklersin ya, işte o kadar heyecanlandım gidişine.

     Hani mahalle maçı yaparsın da, kaleye geçirirler ya seni, işte o kadar nefret ettim gidişine.

     Hani sen şimdi gittin ya, bana geriye bir kaç satır yazacak ilham bıraktın ya, işte o kadar minnettar oldum gidişine.

     Bazen gitmek kaçmak ya, bazen kolay olan ya, işte insanı basit yapan da bu. Zaman unutturmuyor o yüzden seni, basitleştikçe unutuluyorsun.

     Şimdi gidebilirsin. Sevgiyle kal.

23 Kasım 2012 Cuma

Kızım Bak Git!

     Oysa sana ''Git'' derken hiç bir isyan barındırmıyordu sözlerim.
   
     Sadece gitmeni istedim.
   
     Gidişini görmek istedim.Böylece daha da güçlenecektim
   
     Şu boktan hayatta senin gidişini izledikten sonra, artık hiç bir şey sonsuza kadar beni yaralayamayacaktı. Daha ötesi yoktu çünkü bu duygunun.
   
     ''Gitme'' demek istedim ama demedim. Anlıyor musun beni? Çünkü, sen benim tek zaafımdın. Böylece artık daha güçlüyüm ve bunu söyleyebildiğim için daha merhametsiz.
   
     İşte gittin. ne değişti? Dünya öncesine göre çok daha çekilmez bir hale geldi. Olsun. Önceden de güllük gülistanlık sayılmazdı. Cebime biraz gökyüzü doldurur ve devam ederim yaşamaya. Şimdi açık bir haziran gecesi gibi umutlarım var benim. Karanlık ama sıcacık. Ya geride bıraktığın karanlıkta kaybolacağım ya da sıcacık maviliklere yelken açacağım. Hoşçakal!


21 Kasım 2012 Çarşamba

'İSTANBUL' DASINIZ

Eğer aylardan kasımsa, güneş yüzünü gösteriyor ve ısıtmıyorsa, bir de Kadıköy'den vapura binmişseniz, yüzünüzü yalayan rüzgar benliğinizi ele geçirirken, martılar bile bir başka selamlıyorsa sizi; anlayınki İSTANBUL' dasınız

21 Ekim 2012 Pazar

Bir Bambudan Daha Fazlası Bir Dost (2)

     ''Her şey iki yaprakla başlamıştı...''

     ''Daha sonra devam ettirmeyi düşündüğüm hikayenin ilk cümlesi böyle başlayacak.''

     '' Bu başlangıç gün geçtikçe koca bir hikaye olacak.'' Demiştim 1 Nisan 2012 Pazar günü. 

     İşte o hikayenin devamı geliyor. Bambum bir hayli büyümüş haliyle tekrar karşınızda. Bu arada diğer yazı ve bambunun ilk gün ki, o iki yapraklı, soğuktan bitap düşmüş ve renginin sarıya çalan halini merak ediyorsanız buradan bakabilirsiniz.


     O günden beri 6 aydan fazla oldu ve bu süre içerisinde 2 yaprakla başlayan hikaye tam 20 yaprakla devam ediyor. Fakat, malum önümüz kış bu yüzden bambunun bu kışı en hafif şekilde atlatması için bakımının yapılması gerekiyor. Bunun içinse, Bu pazar günümün ilk saatlerini ''Hulk'' un ( Bambunun adı) bakımına ayırdım.

     Hulk'un kışı rahat atlatması için toprağının havalandırılması ve diğer bitkilerin kurumuş yapraklarının yardımıyla ev yapımı humuslu bir toprak hazırladım.


     Evet sayın rahmetli Ecevit'in meraklı bakışları arasında humuslu toprak hazırlıkları başlamış oldu...


     Saksının dibine bir sıra toprak yayıldıktan sonra kurumuş bitkilerin yapraklarını ve çiçeklerini toprağa seriyoruz.


     Ve üzerini tekrar havalandırılmış toprakla yeniden örtüyoruz.


     Bu ardında bambuyu özenle saksıya yerleştirip tekrar toprakla kenarlarını örtüyoruz.


     Elbette bu işlemin ardından kirlenen saksıyı özenle temizliyoruz.


     Ardından bu nokta çok önemli içme suyu ile toprak seviyesini geçene kadar suluyoruz. Burada içme suyu kullanıyor olmam benim Hulk'a gösterdiğim saygı ve değerin bir göstergesi. Bu nokta da Erikli kullanıp bambunuzu bir miktar da şımartabilirsiniz. =))

   
     Son olarak yeterince su doldurduktan sonra yaprakları nemlendirilmiş bir peçete ile silip yerine tekrar kaldırıyoruz. Hepsi bu kadar. Bir saatlik bir işlemin ardından Hulk artık kışı atlatmaya hazır.

     Hikaye elbette devam edecek...

     Bu arada yukarıda ki link'e tıklamaya üşenirseniz diye Hulk'u ilk aldığım zaman ki halini de altta görebilirsiniz.


   

14 Ekim 2012 Pazar

Sevgiliye Süpriz

     Filmlerde, kitaplarda ''Doğum Günü'' yaklaşan kız arkadaş, bir hafta kala huzursuzlanmaya başlar. Erkeğin bu huzursuzluğun sebebini bilse dahi, görmezden gelme hakkı vardır. ''Doğum Günü'ne'' Bir kaç gün kala ise, bu huzursuzluk iyiden iyiye surat asmaya döner.Erkeğin hala bu durumu görmezden gelme hakkı devam eder.

     ...Ve işte o gün geldiğinde, iyice yaşama küsen kadın tam da umudunu kaybettiğinde, beklenen ''Doğum Günü'' süprizi gelir. İki taraf içinde dört başı mamur bir mutluluk hakim olur. İlişkiye renk gelir. Dünya bir süre daha yaşanılabilir bir yer olmaya devam eder.

     Normal hayatta ise durum bundan biraz daha farklı gelişir.
     ''Doğum Günü'' ne 1 sene kalan kız: ''Aşkım seneye bugün yine doğum günüm.''
     ''Doğum Günü'' ne 6 ay kalan kız: ''Aşkım doğum günüme pek bir şey kalmadı''
     ''Doğum Günü'' ne 1 hafta kalan kız: '' Aşkım haftaya doğum günüm bana ne alacaksın, nereyi ayarladın?''
     ''Doğum Günü'' ne 3 gün kalan kız: '' Aşkım 3 gün sonra doğum günüm unutursan kafanı kırarım.''
     ''Doğum Günü'' ne 1 gün kalan kız: '' Aşkım ben alacağın hediyeyi seçtim, mekanı da ayarladım sen yorulma diye. Çıkarken kredi kartını bıraksan yeter.''
     ''Doğum Günü'' günü: '' Aşkım unutmamışsın'' :)

     Sonuç olarak biz erkeklerin de süpriz yapabilme özellikleri var ama, bir müsade etseniz..!

12 Ekim 2012 Cuma

PARKTAKİ YALNIZLIK (Afilli Huzur)

     Zaman geçmiyor bir türlü. Bir parkta oturmuş öylece zaman öldürmeye çalışıyorum. Kulağım bir taraftan sürekli telefonumda; çalacak mı diye bekliyorum. Amaçsız ve anlamsızca oturuyorum. Huzur buluyorum. 

     Ya telefon çalarsa birden ve huzurum kaçarsa? Tedirgin ve tetikteyim. Bu huzura kaptırmamaya çalışıyorum kendimi. Her an bozulabilir çünkü. Hazırlıklı olmaya çalışıyorum. Zaten böyle düşündüğüm için hiç bir duyguyu tam anlamıyla yaşayamadım hayatım boyunca. Her yaşadığım ve nefes aldığım zaman aralıklarında hep eksik bir şeyler oldu.

    ...Derken beynimin derinliklerinden, kulaklarıma şu soru fısıldıyor; ''Bu da mı sana yetmiyor?''

     İşte hayat birazda bu aslında. Bir parça huzur tahayyül edersiniz. Elde ettiğinizde ise, bir bakmışsınız ki; size yakışmamış, üzerinizde sırıtmış adeta. Öyle değil ama öyle olduğunu düşünürsünüz. Sonra da illaki birinin gelip onu elinizden alacağı korkusuna kapılırsınız. Çünkü siz delisiniz; tıpkı diğer tüm insanlar gibi...

9 Eylül 2012 Pazar

Aşk ve Şehir(ler)

Aslında AŞK her ne kadar İstanbul'da ikamet etse de, aslen İzmirlidir. Hepsi bu kadar.

İSTANBUL
İZMİR

26 Ağustos 2012 Pazar

Mektup İstasyon

     Bir tren istasyonunda oturmuş sana bu aptal mektubu yazıyorum. Gerçekten aptalca çünkü; kimseye edemediğim itirafları sana anlatıp, vicdan muhasebemde hesapları tutturmak istiyorum. Aslına bakarsan bunun benden başka kimseye de bir yararı olacağını düşünmüyorum. Zaten aptalca olan kısmı da bu.
     Tren bir türlü gelmek bilmiyor bu da beni sürekli düşünmeye sevk ediyor. Tabi bir de çevredeki insanlara zaman zaman boş bakışlar atıyorum. Bunu yaparken de düşünüyorum. Bence düşünmek insanın kontrol edemeyeceği bir fonksiyonu. Sende gerçekten böyle olduğunu düşünüyor musun? Ben insanların gerçek anlamda, yani gerçekten değişebileceklerini düşünüyorum. Evet kontrol edemediğim o düşünme fonksiyonum ile su anda düşündüğüm şey tam olarak bu. İnsan 7'sinde neyse 70'inde de odur saçmalığına inanmıyorum anlayacağın. Yani insanlar kesinlikle değişirler. 
     Mesela, bir kaç sene evvelinde ''kesinlikle yapmam'' dedikleri şeylerin %60 'ını kesinlikle yaparlar diyorum bende. 
     Tren hala gelmedi. Kafamı kaldırdığımda istasyonun daha kalabalıklaştığını fark ettim.Ne çok insan bekliyor. Onlar da düşünüyorlar mı acaba? Her neyse, mesela ben. 18'imde kesinlikle yapmam dediğim şeylerin neredeyse tümünü daha 20 yaşıma gelmeden yaptığımı far kettim. Bunların içinde genel yargılardan, özel yargılara bir çok görüş vardı. Örneğin... Ve sonunda tren geldi. Sonra belki başka bir istasyonda devam ederiz. Özetle değişim iyidir insanı yeniler diye düşünüyorum ben. Bir de artık hangi durakta ineceğimi düşünüyorum.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

CARPEDİEM


Olay şöyle oldu:
Bugün akşam suları trafikte seyrederken arkadaş kaldırımda bekleyen kızın yanından geçerken kıza öyle bir bakıyordu ki önündeki arabanın durduğunu farketmedi ve arkadan bindirdik. Sonra arabadan arkadaş indi ve şöyle dedi;
Arkadaş: Hepsi senin yüzünden oldu.
Kaldırımdaki kız: Ben mi?
Arkadaş : Evet.
Kaldırımda ki kız: Aaa ben ne yaptım be manyak mısın nesin?
Arkadaş: Bu kadar güzel olmasaydın sana bakmazdım.
Kaldırımda ki kız: ....
Ben : Abi farkında mısın? Hala kıza yavşamaya çalışıyorsun.
Arkadaş:...
Ben : ...
Kaldırımda ki kız: Gerizekalılar! (kız gider)
Arkadaş:...
Ben: ...
Öndeki arabanın sahibi orta yaşlı adam: Gençler daldınız galiba
Ben: Dayı pek bişey yok gibi
Arkadaş: Aynen
Öndeki arabanın sahibi orta yaşlı adam: Aynen
Ben : Aynen... =))

6 Mayıs 2012 Pazar

Onun adı benliğinde, isyanlarla deliye dönmüş dalgalar seyir eyleyen DENİZ idi.

Senin GEZMİŞ olduğun bu topraklarda, zamanında özgürlüğü DENİZ'ler de boğdular.

Bir Deniz ölür. Toprağa karışır. Yatağını bulur, akar... Okyanusla birleşir. Okyanuslar gücünü Denizlerden alır. Okyanus biziz.

Bizler fidanlarımızı okyanus suyuyla sularız.

Dar ağaçları konuşmaz. Duvarlar, parmaklıklar konuşmaz. Üzerine çıktığın sandalyenin dili yok. Cellat'ın sessiz bir iblis. Aralıkla yanıp sönen tavan ışıkları bir şeyler anlatmaya çalışır ama anlatamaz.

...Ve sen de susarsan, lal olur gerçekler. Türk milleti adına verilen kararlar mülkü temelinden sarsar. Ankara'nın kalbinde kemikler sızlar.


1 Nisan 2012 Pazar

Bir Bambudan Daha Fazlası Bir Dost

     Her şey iki yaprakla başlamıştı...

     Daha sonra devam ettirmeyi düşündüğüm hikayenin ilk cümlesi böyle başlayacak.

     Bu başlangıç gün geçtikçe koca bir hikaye olacak.

     Giderken bir bitkiden daha öte bir dost bırakmıştım arkamda. Bakamadılar ona. Kırıldı. Oysa döndüğümde bıraktığım yerde bulmayı ne çok istemiştim onu. İlk elime gelişini bilirim. Yine iki yaprakla başlamıştı her şey. Koca kışı atlatmıştık beraber sonra tam 7 tane yaprağı olmuştu. Bıraktığımda tam 7 yaprağı vardı. Döndüğümde ise tüm varlığıyla yok olmuştu bu dünyadan. 

     Bir gün telefonda öğrendim gözümden sakındığım bambumun kırıldığını. Onca bitkinin arasında, durduk yere üzerinde bulunduğu cam sehpa orta yerinden çatlamış ve sadece benim bambum kırılmış. Olacak şey değil! Sadece o.

     Üzerinden neredeyse iki sene geçti. Bu gün yeni bir başlangıç yapmaya nihayet karar verdim. Ve sabah soluğu Eminönü'nde aldım.O kadar bambunun arasında tanıdım onu. Reenkarnasyon dedim işte bu. Bu sefer nereye gidersem gideyim arkamda bırakmayacağıma dair söz verdim zat-ı aline. Anlaştık. 

     ...Ve yine her şey iki yaprakla başlamış oldu bu sabah.

     Yarın ilk iş bir damacana erikli almak olacak yeni dostuma. =))

     Gelişmeleri buradan paylaşacağım artık. 




28 Mart 2012 Çarşamba

Bize Bir Suçlu Gerekti Bizde O Suçluyu Yarattık...

     Bir film izledim, bir kitap okudum hayatım değişti saçmalıklarına inanıyor musunuz gerçekten? Bir insan da gelip öyle hayatınızı değiştiremez. Bir süre farklı şeyler yaşatır ama yine de değiştiremez.

     Hayatınıza bir kadın sokarsınız sonra bütün pencereler ona doğru açılır. Onun mutluluğu sizin mutsuzluğunuza dönüşür bir süre sonra. Çünkü kendiniz değilsiniz o saatten sonra. Onun, sizden olmanızı istediği kişiye dönüşmeye çalışırsınız. Tabi şöyle ol, böyle yap demez karşınızdaki. Kendi kafanızda ''Ulan normalde ben bunu böyle yaparım ama onun şöyle hoşuna gider kesin. O halde onun hoşuna gidecek olduğunu düşündüğüm gibi davranayım.'' dersiniz. Kendi kişiliğinize attığınız en büyük kazıktır bu. Sonunda da her türlü kaybeden yine siz olursunuz. Birinci, ikinci ve üçüncü şahısların tecrübeleriyle sabitlenmiştir bu yazdıklarım.

     En iyisi kendiniz olmak. Her türlü kaybedeceğinize göre, sonunda yine kendinizle baş başa kalacaksınız. Hiç değilse, kendinizle yalnız kaldıktan sonra kişiliğinizin yüzüne bakabilirsiniz.

     İnsanlar gerçekten yaşamak istedikleri şeyleri yaşamaktan korktukları sürece biz daha çok yalnız kalırız çooookkkk!

24 Şubat 2012 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUN!


     Sana bir yazı hediye ediyorum bugün. İçinde bazı şeyleri bulabileceğin bir yazı.

     En iyi bildiğim işi yaparak özel bir şekilde kutlamak istedim bu günü. Çünkü, bugün gerçekten özel bir gün. Çok fazla iddialı değilim onu baştan söyleyeyim ama yine de şansımı deneyeceğim. Aslında müzisyen falan olmayı isterdim, adına parça bestelemek için ya da bir ressam olsaydım yüzündeki kocaman gülümsemenle bir portre armağan edebilirdim sana. Şiir yeteneğim bir liselinin ki kadar bile olsaydı en azından isminin baş harflerinden bir akrostiş yazabilirdim.

     Bu ve bunun gibi hiç bir meziyete sahip olmadığım için en iyi bildiğim şekilde kutlamak istedim, 24 şubatta gelen bu lütfu. Yazarak.

     Bir şirkette arkamız bir birimize dönük rastlaşmış olmalıyız ilk. Sonra zamanla yüzlerimizi de döndük birbirimize. İlk kez ne zaman ve nasıl konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Bunun için affına sığınıyorum. Hatırlamayı isterdim ama. Daha sonraları pek anlaşamadık, çoğu zaman tartıştık, güldük, kısa seyahatlere çıktık, uzun seyahatlerin planlarını yaptık. Uzaklaştık bazen birbirimizden, bazen de yakınlaştık. Güzel anıları bir birimizin geçmişine not düştük, ileride hatırladıkça tebessüm edelim diye.

     Çok zor zamanlarımda yanımda oldun. Bu ve bunun gibi milyonlarca yönüne aşığım desem abartmış olur muyum? Bu bir soru değil tabi. Abartmadığıma eminim çünkü. Keşke bende senin benim için yaptıkların kadar, senin için bir şeyler yapabilmiş olsaydım. Tabi bunu şuan fark etmiyorum. Hep biliyordum. Ama bende böyle bir adamım işte. İleride bile dönüp geriye baktığımda pişmanlıklarımın farkına varıcam. Sonuç olarak ben senin hayatını hep zorlaştırdıkça, sen bana tüm bunlar için öfkelenmeyi bırak, sitem bile etmeyeceksin. Çünkü sen öyle... Neyse biraz daha utandırırsam seni sanırım kanatlarını çıkartıp bir kenara bırakabilirsin o yüzden bu kısmı burada bitiriyorum. =))

     Dilerim tüm hayatında gülümsemen kadar güzel olur canım...
     Dilerim hayat sana hep istediğin gibi davranır.
     Dilerim, tüm dileklerin kabul bulur.

     Aslında daha fazlada dilek dileyebilirdim ama hikayelere ihanet etmiş olmayım şimdi. Üç dilek hakkımı da senin için kullandım böylece. Ben benimkileri kullandığıma göre belki sen seninkilerden ikimiz için bir şeyler dileyebilirsin. ;)

     İyi ki varsın, İyi ki doğdun. Nice beraber yıllara...

18 Şubat 2012 Cumartesi

GÜZEL BİR GELECEK SİZİ BEKLİYOR. HASS*KTİR VE HASS*KTİR

Bazı insanlar şansız doğar
Bazı insanların biraz şansı vardır.
Bazı insanlar komple şansla doğarlar.

Yok bu satırlar mani ya da şiir olmayacak. Hepsi bu. Yani ingilizlerin deyimiyle; That's all!
Böyle bakınca duruma, insanları 3 e ayırdım ben. Etkili bir giriş yapamadım. Normalde şu an bu satırları yazarken, yazının devamını okunabilir kılmak için ilginç şeylerden bahsetmem ve dikkat kestirmem gerekirdi. Ama hiç bir bok çıkmıyor klavyeden. Bu yüzden de saçmalıyor gibi bir hisse kapıldım şuan. Aslında gerçekten saçmalıyorum. Neden? Çünkü, Bir resmin dili olmak istedim. Ama benim yazı kifayetim biraz iptidai kaldı.

Neyse, aşağıda resim var! Buyrun beraber bakalım.

Bir daha deneyim ama şansımı önce. Öhhö öhhö!

Şanssız insanların dünyası bu boktan dünya. Çünkü bu dünyaya şanssız insanlar hakim. Çünkü çoğunluklar. O kadar çok olmalarına rağmen azınlıktaki şanslı kesme söz geçiremiyorlar. Aslında bu durum mantığa aykırı ve hiç rasyonel değil. Son tahlilde çoğunluğun, azınlığı her zaman ezmesi gerek. Ama bu dünya'nın herhalde yüzde 20'lik bir kesmi diğer yüzde 80'e fena halde diz çöktürmüş durumda. Diz çöktürmüş biraz kibar ve onurluca oldu farkındayım. Bu durum biraz daha onursuzca. O yüzden, kucaklarına oturtturmuş falan desem cuk oturur her halde. Kim bilir kaç yüzyıldır bu kucak dansı devam ediyor? 

Kısacası ''Welcome to the world of CAPİTALİZM!'' 

Not: Son kısmı ingilizce yazdım, çünkü artık küçük esnaf  bile tabelalarında bu dili kullanıyor. Son cümlem bu yazının en vurucu kısmı olması gerekiyor o yüzden de, belki ülkemin berberi, ( couffeu... bunu yazamıycam şimdi.) kafesi, ( cafe ) manavı ( greengrocer )... anlamaz diye korktum. Yani Fuzuli bugün yaşasaydı ve ''Leyla vü Mecnun'' u ''Leyla & Crazy'' diye yazmasaydı, eser çöpe gidebilirdi.

Ne yazık ki yolda giderken bu adamı fark etmezsiniz o otobüsü fark ettiğiniz kadar.

Resim bu: Yorum sizin,


Benim yorumum ise; Ne güzel geleceği lan! Muhtemelen bu çocuk ailesi tarafından hayatı boyunca hiç şımartılamayacak bile. Şeklinde olacak.


24 Ocak 2012 Salı

NEŞELİ GÜNLER ft. GÜLEN GÖZLER

 

      ''Neşe'' bir mutluluk halidir ya da ilkokul öğretmeninizin adıdır. Dünyanın en güzel kadınının ismi de olabilir aşıksanız eğer. Kimine göre ise sadece Karaböcek soyisimli bir hanimefendiyi çağrıştırabilir. Aslına bakılırsa bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişiye biteviye değişen bir kavramdır.

     Örneğin bana göre neşe, Adile Naşit ile, Münir Özkul'un, turşunun iyisinin sirke ile mi yoksa limon ile mi daha iyi olur diye tartışırken birbirlerine yaptıkları cilvedir., Ahmet Sezerel'ın, Oya Aydoğan'ı fabrika çıkışında beklemesidir. Vecihi'nin fıkra anlatırken bir türlü Yaşar Bey'i güldürememesidir.  Siyah beyaz filimlerin ilk yarısında, yani henüz kötü adam ortaya çıkmadan önce yaşanan mutluluk sahneleridir. Kocaman bir ailenin hayata karşı takındığı tavırdır. Paranın aslında her şey olmadığının ispatıdır. Yeşilçam'ın omurilik soğanıdır Neşe.

     Sıradan bir film, duyguları sağırlaşmış bir çok insana, aile bağlarının, ayakkabı bağından bir farkı olduğu hatırlatabilir bu post modern dünyada. Ya da sıradan bir film sadece sıradan bir filmdir. Dedim ya ''Film'' de bir kelimedir ve bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişeye biteviye değişir.

Günlerinizin neşe ile geçmesi ve Gözlerinizin Gülmesi dileğiyle...


13 Ocak 2012 Cuma

HAYAT AĞZIMIZA SIÇSIN DİYE BÖYLE AÇMIŞ BEKLİYORUZ

     Ne kadar boktan bir hayatın parçasıyız böyle. Her gün işe git, aynı çukurlu yolu kullan, aynı insanları gör, aynı müzikleri dinle, aynı kıyafetleri giy, aynı çantayı taşı, aynı arabayı kullan, aynı kahvaltıyı yap... Yıllardır sabah kalktığımda penceremden izlediğim manzarada bile gram değişiklik yok. Yani benim şu ara hayattan anladığım dibe doğru süren bir yolculuk. Bunu daha iyi anlıyorum. Her gün biraz daha derinleşiyor sanki içine düştüğüm kuyu. Ne ışık var, ne merdiven. Her gün çıkması biraz daha imkansızlaşıyor.

     Ufacık değişiklikler de olmasa, her şey bir önceki sikindirik günün aynısı olacak. Mesela iyi ki hafta sonları var da uyku düzenim bozuluyor ya da iyi ki sevdiğim dizi her gün oynamıyor. İyi ki her gün gündüz değil. İyi ki aptal, zeki, huysuz, aksi, mutlu, uzun, kısa, çirkin, güzel insanlar var. Hatta iyi ki, her zaman yaz ya da her zaman kış değil. Hayatın anti-depresanları gibi bu değişiklikler.

     Sanırım bir ay daha ufak değişikliklerle kendimi oyalayabilirim. Sonra yine aynı terane. İşte bu boşluk anlarında insan Nirvana'ya ermek istiyor. Bu arada belki doğrusunu biliyorsunuzdur ama ben yine de açıklayayım. Nirvana'ya ermek demek, şu bizim rock yıldızı Nirvana gibi hayatın anlamsızlığının farkına varıp, yaşamına son verme kıvamına gelmek değil. Nirvana: Budizm'de bir aydınlanma evresidir. Bir mumun alevinin sönmesi ya da söndürülmesi anlamına gelir. Yani; insanın arzularından kurtulduğu andır Nirvana'ya erdiği an. Ama Nirvana'ya erişme isteğinin de bir arzu olduğunu düşünürsek, bu teori biraz kendi kendini çürütüyor. O yüzden de daha ileri derece olan Lotus Sutra'yı geliştirmiş Buda inancı. Lotus Sutra da... Oooo konu nereden nereye gelmiş. Neyse daha fazla konu sapıtmadan son paragrafı yazayım.

    Kısacası hayat BOK! Düzen böyle hastalıklı bir saplantı sanki. Öyle ki; insanın yeri geliyor düzensizliği bile bir düzene dönüşü veriyor. Ne kadar can sıkıcı bir hayat yaşıyoruz. Ya da yaşıyoruz demeyim, illaki her gün bangi jumping yapan insanlar da vardır onlara haksızlık etmeyeyim. Zaten herhalde bütün o uzaya çıkma muhabbetlerinin temeli bu hayatın sıkıcılığına dayanıyordur. Akvaryumdan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibiyiz. Sürekli yer küreyi terketmek için denemeler yapıyoruz. Allah NASA'ya zeval vermesin. Belki bir gün Mars'ta yaşarız belli mi olur. Hem değişiklik olur, hepimize iyi gelir. Alla allaaa noluyor bu konuya sürekli dağılıyor. Madem olmuyor o zaman yazı bitti. =))

   

7 Ocak 2012 Cumartesi

KURTULUŞ SON DURAK


     '' Kadın dayak yedi'' haberlerinin ardından binlerce ileti yazanlar, biliyorum şu an gündemde kadına uygulanan bir şiddet vakası yok! ''O yüzden ayaklanmamız için bir sebep de yok'' diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama böyle olaylar olmadan önce de duruma tepki gösterebilirsiniz!

      Bu tarz olayların her gün ekrana gelmemesi, bir yerlerde sapık ruhlu insanların, kendileri karşısında savunmasız eşlerine ya da hiç tanımadıkları kadınlara şiddet uygulamadıkları anlamına gelmez. Hatırlamamız için illaki bir kadının öldüresiye dövüldüğü bir haberin yayınlanmasını beklememiz de gerekmez. Tüm samimiyetimle '' Duyarlı olun lan biraz. '' demek istiyorum.

     Neyse öfkemi kustuğuma göre bu konuda duyarlı bir yönetmen olan Yusuf Pirhasan'a böyle bir projeye imza attığı için sizin adınıza da teşekkür ediyorum.

     Film özetle sıradan bir mahallede, sıradan olmayan kadınların hikayesini anlatıyor. Onlar sıradan değiller çünkü, onların bağlı oldukları bir ilkeleri var. Bir kaç kadın, kendilerindeki gücün farkına varıp, bir araya gelerek tek bir ağızdan haykırıyorlar: '' Biz her türlü şiddete karşıyız '' diye

    Kurtuluş Son Durak' da Demet Akbağ, Asuman Dabak, Ayten Soykök, Damla Sönmez, Nihal Yalçın ve Belçim Bilgin'in oyunculukları filmi almış ve başka başka yerlere götürmüş zaten. O konuda söylenecek pek fazla bir şey yok.

    Her şeyden önce film verdiği mesaj ile sadece ''Türk Sineması'' için değil, ''Türk Toplumu'' için de önemli bir noktada duruyor ve misyon üstleniyor.
   
     Geçtiğimiz günlerde galası yapılan filmde, davetliler hoş bir süprizle karşılandı. Çıkışta herkese fuşya rengi fularlar dağıtıldı. Bunun espirisini anlamanız için illaki filme gitmeniz gerekiyor.

     Bu da filmin fragmanıdır.


İyi Seyirler...