NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM







Youtube'tan seçmeler

Loading...

27 Eylül 2014 Cumartesi

KADINLAR DA ÖLÜR

     Öğleden sonraydı. Havuzun başında uzanmış, stresli yaşantımdan kaçış yollarını arıyordum. Ara ara esip vücudumu yalayan rüzgarın sesine kulak vermiş huzur içinde yatıyordum. Haliyle bir süre sonra gözlerimin kapanmasına da engel olmadım.

     Gözlerimin karanlığında aniden bir kadın belirdi. Beline kadar toprağa gömülmüştü. Eli kolu bağlıydı; ağlıyordu. Çevresi bir meydan yeriydi ve çevresi alabildiğine insan doluydu. Hep bir ağızdan bağırıyorlardı ve ne dedikleri hiç anlaşılmıyordu. Bir tanesinin attığı taş, şakağında patladı kadının. Arkaya doğru savrulur gibi yaslandı. Bir an beli kırıldı sandım. Şükür ki bir şeyi yoktu. Taş başını sıyırmış olmalıydı. Fakat sonra bir başka taş alnının tam ortasına çarptı. Sicim gibi bir kan süzüldü açılan yarıktan; gözyaşlarıyla birleşti. Meydandaki diğer kadınlar da ağlıyordu. Bir tanesi ''Allah sizi affetmeyecek!'' diye bağırıyordu. Adamlar ise öfke içinde taşlara sarılıyordu. Çocuklarda vardı. Bir çocuğun attığı taş, kadının ensesine çarptı. Bütün yüzü, saçları, vücudu hatta, dibinde biriken taşlar... Her yeri kan içerisindeydi.

     Bir süre sonra kadının artık hiç sesi çıkmaz olmuştu. Bir biri ardına atılan taşlar sanki boş bir un çuvalını dövüyordu. Kadının vücudu hiç bir taşa tepki vermiyordu. Buna rağmen belki yarım saat, belki de bir saat boyunca taşlamalar devam etti; ta ki kalabalığın öfkesi dinene dek. Sonra kalabalığın arasından çıkan sarıklı bir ihtiyar, kadına belli bir mesafe yaklaşarak ve dokunmamaya özen göstererek şöyle göz ucuyla kontrol etti. Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Bir süre sonra sarıklı ihtiyar kendinden emin bir şekilde, ağır ağır kalabalığa dönerek ''Ölmüş!'' diye bağırdı. Bütün kalabalık hep bir ağızdan yine ne dedikleri anlaşılmayan naralar atarak oradan uzaklaştılar. Geride kalan bir kaç kadın, yerde cansız yatan ve henüz açmış bir gülü andıran kadının allar içerisindeki bedeni siyah bir kumaş parçası ile kapladılar.

     Sıçrayarak kalktığımda, her yerim terler içerisinde idi; hala şezlongdaydım ve güneş yaklaşık on beş derecelik bir sapma ile hala tepemde duruyordu. Yanımda duran suyun ısınmış olmasına aldırmadan bir yudum aldım ve kalanını başımdan aşağı boşalttım. Havuz kalabalıklaşmıştı. Kendi kendime ''Neydi şimdi bu?'' diye yüksek sesle sordum. Karşımda sırtı dönük bir kadın, havuzdan yeni çıkmış kız çocuğunu kurulamakla meşguldü. Kadına bilinçli bir şekilde bakmamıştım. Gözlerim dalmıştı ve daldığı yerde o kadın vardı. Kızını kuruladıktan sonra arkasını döndü. Az önce rüyamda gördüğüm taşlanarak öldürülen kadındı bu. Şaşkınlığım iki katına arttı birden. Az önce kafamdan aşağı döktüğüm şişeyi tekrar kafamdan aşağı doğru çevirdim ama içi tamamen boşalmıştı. Kendimi toparlamaya çalıştım. Muhtemelen uykuya dalmadan hemen önce görmüş, ama gördüğümü fark etmemiştim bu kadını. Ya da başka bir yerde karşılaşmıştık ve bilinç altım bugün bu havuzda denk gelene kadar saklamıştı görüntüsünü ve tesadüf o ki; şimdi bu rüyada kullanmak gelmişti aklına; tam da kadının bu havuza gelmeye karar verdiği gün. O bilincimin altında daha neler vardı Allah bilir.

     Kadınla bir an göz göze geldikten sonra, bakışlarını kızına çevirip gülümsedi. Kadın öyle güzel gülümsüyordu ki, gülümsemesinde, yeni açmış bir çiçeğin hayata tutunuşu vardı sanki. Benim rüyamda ise, o güzel gülümsemesi terk etmişti halbuki kadını. Gülümseyen kadın şezlonga uzandı ve çantasından çıkardığı kitabı okumaya başladığında ise tekrar hayret içerisinde kadının elindeki kitaba bakakaldım. Bu da tesadüf müydü? Öyle ise bile, bu kadarı benim için bile fazlaydı. Bir parça huzur bulmaya geldiğim şu havuz başında, sürekli şamar yiyen bir çocuktan farkım kalmamıştı. Kendime gelebilmek için sonunda 0,5 milimlik bir pet şişedeki sudan medet ummayı bırakmış kendimi havuzun serin sularına bırakmıştım. Kadının okuduğu kitabın kapağında şöyle yazıyordu: İran'da rejim ve kadının yeri.

     Yine de havuzun içerisindeyken bu yaşadıklarımı unutmaya çalışsam da, şu soruyu sormadan kendimi alamadım; Taşlanarak öldürülen kadının suçu neydi; yoksa yalnızca kadın olmak mıydı?


25 Eylül 2014 Perşembe

GİRİŞ CÜMLESİ

     Bu hikayenin en zor kısmıydı giriş cümlesi; ''Seni seviyorum'' diye başlamak istedim, fakat zaten başıyla sonuyla tüm hikaye bunu anlatıyordu. Hem o kadar da kolay olmamalıydı. ''Seni seviyorum'' u açalım diye bir ses çalındı kulağıma, ruhumun daha önce hiç keşfetmediğim bir yerinden. Bir süre düşündüm, taşındım. Bir giriş cümlesi olabilecek ve sevginin en emek isteyen aşamalarını düşündüm.

    Örneğin, sevgi biraz özlem barındırmalıydı; oysa ki özlemek acı veriyordu. Elim gitmedi; yazamadım bir türlü.

     Sonra sevgi biraz hayal etmekti; fakat seni daha hayallerime sığdıramazken, kısacık bir giriş cümlesi mi bunu anlatacaktı. Üstüne, ''Bu ne cüret!'' diye kükredi ruhumun henüz keşfettiğim o yeri.

     O halde biraz daha düşüneyim dedim. Derken duvardaki saate takıldı gözüm. Zaman! Doğru ya, sevgi zaman alan bir işti. Zamansızda sevilirdi; tam zamanında da. ''Zamanında çok sevmiştik...'' diye başlardı ellilerinden sonra anlatılan hikayeler. Mesela; En güzel Eylül'de sevilirdi. Gövdesinden ayrılan her yaprağa inat en güzel Eylül'de sevilirdi. Duvardaki saatin içine hapsolmuş zamanın hatırına bekledim bir süre. Ruhumun malum yerlerinden bir ses çıkmayınca başladım yazmaya.

     ''Zamanla seversin diye...'' Olmadı. Çiz. Ne o öyle yalvarır gibi. Bir daha dene!

     ''Evvel zaman içinde kalbur saman...'' Olmadı. Çiz. Masal olursa illa o kötü kalpli cadı çıkagelirdi. Oysa ki, bu sevgide kötülüğe yer yoktu. Bir daha dene!

    ''Zamanında kalkan o gemi...'' Çiz. Olmadı. Gemiye binerse geri gelmez. Şarkısı bile var: ''Turuncu gemi dönmeyecek geri, gözündeki yaşlar niye...'' Ahmet Kaya söylüyor.  Tamam bir daha deneme; yeter bu kadar!

    Boşa zaman harcıyordum anlaşılan. Böyle de bir yere varamayacaktım. Dediğim gibi; bu hikayenin en zor kısmıydı giriş cümlesi. Tıpkı çok sevdiğin birine ''Seni seviyorum'' demek gibi zordu; her şey ortadaydı, sadece iki kelimeydi, söylemesi basit gibi duruyordu, fakat söylemesi imkansızdı. Bu giriş cümlesini yazmakta imkansız gibi gözüküyor.

     Zaten bu da tam anlamıyla bir hikayeye benzemedi.





     

18 Eylül 2014 Perşembe

BU KIZLAR ŞÜPHESİZ KELEBEKLER

     Yasak aşkımın meyvesi bir veda mektubu mu olacaktı? Seviştikten sonra çocuk bekleyen bir çoklarının aksine bir veda mektubu almıştım. Beni çok seven bir kadının ayrılmadan önceki son hediyesiydi; şehvet dolu bir gece...

     Bir gün bir başkası, içi dolu bir kül tabağı bıraktı, ötekisi boş bir şarap şişesi. Bir tanesi de hiç unutmam içi boş bir cüzdan bırakmıştı. Benim cüzdanım! Yani ben kadını çekip gitmesinden, arkasında bıraktıklarından tanırdım.

     Buraya neden geldiğim hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Aklımdan geçen kadınlar var; bir sürü. Sonunda tamamı çekip giden kadınlar! Aklımdan da çekip gitseler ya; illaki bir iz bırakacaklar.

     Burcu'da güzel bir geceden kalanların ardından çekip gitmeyi seçenlerdendi. Burcu gitmez demiştim ama sabah uyandığımda koca evde yalnızlığımdan başka kimse yoktu. Sabah evin dağınıklığına bir göz attıktan sonra gece içime yer eden şeylerin kalıcı olmasına izin vermemek adına soluğu tuvalette aldım. İçimde ne varsa kustum; akşam yediğim abur caburları, içtiğim votkaları. Bir ara pilav yemişim sanırım hiç hatırlamıyorum.

     Güzel bir geceyi kusup içinizden atamazsınız. Bu yüzden kustuğum onca şeye rağmen, yüzüm hala gülümsüyor. Ah! Bir de şu yalnız uyanmak olmasa. Bir koşu yatağa baktım. İşte kustuktan sonra okurum dediğim mektup hala komodinin üzerinde duruyor.

     Mektubu elime aldım. Bir iki kere elimde dolaştırdıktan sonra nihayet açtım. Mektup dediğime bakmayın; bu yalnızca kısacık bir not. Kalamayacağı ve bunun için özür dilediğini söylüyor. Ah, bir de dün gecenin ne kadar güzel olduğunu falan filan. Sabahın güzelliğine güvenememiş demek ki! Altta ''Görüşürüz'' demiyor. Dikkatlice bakıyorum ama demiyor. Belki gerçek adı da bu değildir. Şüpheler içimi kemiriyor ama yapacak bir şey yok çarşafların yıkanıp, evin temizletilmesi gerekli.

Anlaşılan yine bir kelebek geçmişti dün gece yatağımdan; bir gecelik ömrü dolduktan sonra çekip giden bir kelebek. Belki de öyle değildir! Belki de bir tırtıl olarak girdiği yatağımdan, bir kelebek olarak çıkmıştır sabah. Bir gün sabah bir tanesini gitmeden yakalaya bilirsem bunu sormalıyım. ''Sen bir tırtıl mısın yoksa kelebek mi?'' Muhtemelen ''Fark eder mi?'' diyeceklerdir; Sonuçta bir tırtıl ya da kelebek, sabah olduğunda ikisi de çekip gidiyor.

     Benim tek geceliklerim! Benim arkasında ay ile gezen tek geceliklerim! Güneşli bir İstanbul sabahında yüzlerine dokunamadığım tek geceliklerim! Sessiz gidişlerinize hiç biriniz bir veda mektubu eklemeyi becerememiştiniz.

     Burcu'nun notunu bir ara buz dolabının üzerine asmayı düşündüm ama daha iyi bir yer hak ediyordu şüphesiz. O yüzden yakıp, aklıma hapsetmeyi daha uygun buldum.



16 Eylül 2014 Salı

ALAZ


     Sahipsiz bir atkı buldum geçen gece; yazın ortasıydı üstelik! Kim bir insanı yazın ortasında üşümeye terk eder diye düsündüm. Yalnızlık bazen üşütür; biliyordum. O halde yalnızlığı bu suçu işlemeye azmettiren bir de suçlu vardı ortada. 

     Yalnızlık, yazın ortasında anadan doğma bir kış yaşatır ki, rüzgar bile arabesk tondan başlar çalmaya. Dost olarak bir duble rakıya sarılırsın, fakat fırtınalı havada denize açılmıssındır haberin yoktur. Sen bu gece rakıiçmedin değil mi? Bu şişenin burada olması tamamen tesadüf!

     Seni hiç tanımıyorum. Bu yüzden adını Alaz koydum, bu sarı sıcak yaz gecesi gibi.
Sıcak bir yaz gecesi bir banka bıraktiğın atkı yeniden kalabaliğa karısacak bir umuda tutunduğuna inanmam için yalvarıyor. Aksi halde deniz bu kadar durgun ve yıldızlar üzerine yağarken, ne diye atkını buraya ve bardağını yarım bırakıp gitmiş olabilirsin ki? Deniz bu... Denize güven olmaz ki!

12 Eylül 2014 Cuma

BENİM GÜZEL ANILARIM


 Gece şimdi çok uzun; hâlbuki yarım saat önce uyumuş olsaydım bunu düşünmeyecektim.

          İlk defa uyumak için kitap okuyorum. Kitapta bir hikâye var. Hikâyede de bir çocuk. Hikâyedeki çocuk bana kendi çocukluğumu hatırlatıyor. Hiç düşünmeden dalıyorum anıların arasına. Hafifçe dokunduğum bir hayat geliyor aklıma: Komşu kızı Şeyma.

Doktoru olmamı kabul ediyor. Evin salonunu muayeneye çeviriyorum. Hemen tedaviye başlıyor ve teşhisi koyuyorum: Kızamık. İğne şart. İğneyi yapıyorum; çok acıtıyor. Şeyma tedaviye cevap veriyor. Kızamık geçiyor. Ne olur ne olmaz diye suçiçeğine karşı bir iğne daha yapıyorum. Yanağımdan öpüyor komşu kızı. Yanaklarım kızarıyor. ‘’Sende kızamık olmuşsun’’ diyor. Mideme anında bir kramp giriyor; kalp atışlarımın ritmi değişiyor. Anılar sadece anı, fakat kramplar ve ritim bozuklukları son derece gerçek.  ‘Sanmam, sadece büyümeden önce son kez çocuk oluyorum’ diye cevap veriyorum. Hayır, hayır böyle bir şey söylemiş olamam. Bu yüzden son cümlemde anılarımın rüyalarımla iç içe geçtiğini anlıyorum. Sanırım uykuya dalmak üzereyim. İyi geceler benim güzel anılarım.