NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM








8 Ekim 2017 Pazar

23 eylül 1945

o şimdi ne yapıyor,
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
-hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırılçıplak eder bu hareketi!..-

o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
-her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!..-

ve ne düşünüyor,
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?..

23 eylüL 1945 

22 Mart 2017 Çarşamba

İLK ÖYKÜ KİTABIM YAYIMLANDI

Merhabalar, uzun uğraşlar sonucu ilk öykü kitabım nihayet TESİRSİZ FIRTINALAR ismiyle ve HERDEM kitap etiketiyle satışa çıktı. Bu adresten kitabı inceleyebilirsiniz. YENİ KİTAP

Teşekkürler.

16 Şubat 2017 Perşembe

''Ölmek'' Oluyor Bazen Bir Daha Dönmemenin Adı

Uzun zaman olmuş gibi yine bir şeyler yazmayalı. ''Ölmek'' oluyor bazen bir daha dönmemenin adı. Ölmedim demek için yazıyorum bu yazıyı. Ama ölmekten beter zamanlar geçiriyorum bazen. Benimkinin sebebi fazla mutluluk. Çünkü aşığım bu aralar ve evleneceğim. Ama bazen öyle basit şeylerden öyle büyük kavgalar ediyoruz ki, vicdan azabından ölecek gibi oluyorum. Büyük acıları ölmekten beter diye nitelendirenler çok haklı bence. Geçmeyecek derin yaralar açıyor insanın yüreğinde bazı şeyler. Akabinde gelen pişmanlık duygusu ise iç parçalayıcı oluyor. İyi duygulardan türeyen çok kötü duygular bunlar gerçekten; çok kötü duygular...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İNSAN KAYNAKLARI

     Serkan Toksöz yeni işindeki beşinci gününde kendisini yine akıl almaz bir olayın içerisinde buldu. Aniden gelen iştahsızlık ile öğle yemeğine çıkmak istemediğine karar verdi. Ardından algıları yavaş yavaş kayboldu. Dış sesler, anlamsız kelime güruhları halinde kulak zarından geçip, tesirsizce beyninin algı duvarları arasında eriyip yok olmaya başladı. Her zaman yaptığı -eve giderken film alma- ritüeli oldukça anlamsız gelmeye başladı. Başının fena halde dertte olduğunu biliyordu. Sonunda duvardaki ortasında büyük mavi bir elmanın olduğu absürt postere bakarken sorunun ne olduğunu anladı: aşık olmuştu.

     Uzun zamandır fotokopi çekmeye her gidişinde insan kaynaklarının aralık kapısından Jale'ye attığı kısa bakışlar, ruhani anlamda benliğinin kıyılarında dolaşmasına sebep oluyordu. O tehlikeli sular, Jale'nin mavi gözlerinin derinliklerine dalması ile iyice derinleşti.  Bir an da hayattaki en büyük ikinci korkusu Jale olmuştu. İlkini ise kimse bilmiyordu.

     Serkan Tokgöz ağır adımlarla insan kaynaklarının kapısına yöneldi. O sırada Jale'nin uzun siyah saçları geriye doğru savruldu. Esen rüzgar Serkan Tokgöz'ün yüzünü yaladığında, kalbinin olduğu yerden adeta bir stadyum dolusu insanı coşturacak kuvvette bir davulun hızlı ritimleri duyuldu. Jale'nin mavi gözleri ile ilk defa bu kadar yakın buluştuklarının farkına vardığında, olduğu yere yığıldı. Jale bir süre Serkan Tokgöz'e baktı ve ardından telaşla odayı terk etti.

     Döndüğünde elinde tuttuğu iki bardak sudan birini hala yerde yatmakta olan Serkan Tokgöz'ün başından aşağı boşalttı. Sakince doğrulan Serkan Tokgöz bir süre dikkatlice Jale'nin yüzüne baktı. Jale'de aynı şekilde Serkan Tokgöz'e baktı. Elinde tuttuğu ikinci bardağı bir şey söylemeden uzattı. Serkan Tokgöz bardaktan ağır ağır iki yudum içti. Ardından fısıltıya yakın bir sesle, ''İlk defa böyle oluyor,'' dedi.


4 Haziran 2016 Cumartesi

MUHAMMED ALİ CLAY

     Yıllar önce çalınan bisikletinin hesabını sormaya karakola giden minik Cassius, polis amirinin karşısına dikilir ve onları bulduğu zaman çok kötü döveceğini söyler. Polis amiri hırsızları yakalamanın kendi işleri olduğunu ama çok istiyorsa şehirdeki boks salonuna yazılıp kum torbaları üzerinde stresini atabileceğini söyler. Minik Cassius öyle yapar ama bisiklet bulunamaz. Böylece yıllar sonra müslüman olup Muhammet Ali Clay adıyla anılacağı ve ağır siklet dünya şampiyonluğunu kazanacağı bir yola girmiş olur çalınan bisikleti sayesinde.
     İlk defa Avrupa'ya ünvan maçına gideceği zaman uçak korkusuyla tanışan Muhammet Ali işi neredeyse boksu bırakmaya kadar getirir. Tüm Amerikalılar adeta Muhammet Ali'yi ikna etme işine soyunurlar. Sonunda ünlü boksör kendince bir yol bulur ve bunun dışında oraya hiç bir şekilde gitmeyeceğini söyler. Bunun sonucunda o gün Amerika'dan kalkıp, Avrupa'ya giden uçağın yolcuları arasında yalnızca bir tanesinin sırtında paraşütle yolculuk etmesine izin verilir.
     Uçak korkusuyla yeni tanıştığı sıralarda yaptığı bir yorum ise Muhammet Ali'nin bu korkusunu alt etme yöntemi olsa gerek: ''Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım.''
     Allah rahmet eylesin.


31 Mayıs 2016 Salı

TELEVİZYON

Serkan Tokgöz 1991 yılının oldukça mağrur bir gecesinde dünyaya geldi. Yedi yaşına bastığı sabah ise yine annesinin televizyona fazla sokulmaması uyarılarına kulak asmadı ve çizgili pijamasının katlamaya üşendiği sağ ayağının altında ezilen kısmını çiğneyerek televizyona doğru sokuldu. Annesi içerideki hareketlilikten ve kulağına çalınan televizyon sesinden şüphelendiği üzere mutfaktan seslendi, ‘’Televizyona fazla sokulma.’’ Serkan Tokgöz kafasını ağırca mutfak kapısına doğru çevirdi ve bir süre öylece kapı aralığına baktıktan sonra tekrar televizyona döndü.

O sırada iki sokak öteden gelen bir arabanın içerisindeki adam telefonunun şarjının bitmek üzere olduğunu fark etti. Tek eliyle kavradığı direksiyon üzerindeki hakimiyetine oldukça güvendiğinden diğer eliyle torpidoyu karıştırmaya başladı. Torpido ağzına kadar ıvır zıvırla doluydu. Aradığı şeyi bir türlü bulamıyordu. Adam gittikçe sinirlenmeye başlamıştı.

Serkan Tokgöz en sevdiği çizgi filme dalmış öndeki iki büyük dişine dilinin ucuyla dokunarak gülümsüyordu. Uçmaktan mahrum olmasına karşın uçan hemcinslerinden koşarak daha hızlı yol alan kuşu yakalamak için hain planlar geliştiren ve her defasında kendi kazdığı kuyuya düşen çakal ona oldukça komik görünüyordu.

Adam sonunda direksiyon hakimiyetini kaybetti ve çıktığı kaldırımda bir kediyi ezdikten sonra havaya yükseldi. İki takla attı, ardından Serkan Tokgöz ve annesinin yaşadığı evin duvarından içeriye dalarak çocuğun az önce oturduğu üçlü koltuğu paramparça etti. Meydana gelen toz bulutu yüzünden göz gözü görmesi mümkün değildi. Serkan Tokgöz kımıldayamıyordu. Televizyon ve arabanın ön tamponu arasında ilahi denecek bir mesafede öylece duruyordu. Mutfak kapısında beliren annesine döndüğünde annesinin hareketsizce kendisine baktığını fark etti. Oldukça yavaş denebilecek bir hareketle arkasına baktığında şöför koltuğundaki adamın da başı direksiyonda hareketsiz bir şekilde durduğunu gördü. Serkan Tokgöz ağırca olduğu yerden kalktı ve annesinin yanından geçerek mutfağa girdi. Geri döndüğünde elinde tuttuğu iki bardak sudan birini annesinin eline tutuşturdu diğerini şöförün yanına bıraktı ve yeniden televizyonun başına geçti. Annesinin dudakları mekanik bir hareketle aralandı ve fısıltıya yakın bir ses yükseldi, ‘’Televizyona fazla sokulma.’’ Serkan Tokgöz yeniden annesine döndü; bir süre baktı sonra biraz geri çekilmek istedi ama sırtı arabanın tamponuna değince omuzlarını silkti ve yeninden en sevdiği çizgi filmi izlemeye koyuldu.


21 Ocak 2016 Perşembe

NE ZAMANDIR YAZAMIYORUM

Ne zamandır bir şeyler yazamıyorum. Neden olduğunu ise bilmiyorum. İçimde hep dışarı çıkmayı arzulayan, iflah olmaz bir kelime güruhu yaşardı. Sanki ben bir şeyler yazmıyorum da, yalnızca onların içimden çıkmasına ön ayak oluyormuşum gibi olurdu. Kelimelere özgürlüklerini iade ettiğim bir biçimdi yazmak. Onlarla işim bittiğinde her biri ya bir arada anlamlı bir hikayenin parçalarını oluştururlardı ya da yalnızca tesadüfen bir araya gelmiş kelimeler topluluğu olurlardı. Şimdi ise hiç bir şey yazamıyorum. Kafamın içerisindeki sesler bir anda susuvermiş gibi... Hayal gücüm aldığı tek gidişlik biletle çok uzun bir tatile gitmiş gibi... İstediğim zaman bu yetiyi geri çağıramıyor olmam çok anlamsız gerçekten. Umarım bu anlamsızlık çok uzun sürmez.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Diyorum ki, çekip gitsem buralardan.
kutba doğru mesela.
Soğuk, kalın ve buzdan duvarlarla örülü
ana rahmini andıran o beyaz topraklara.
Çünkü o duvarları hiç bir acı aşamaz.
Orada hayvanlar bile beyaz.
Hayatı nereden yakalayacağımız bilinmez.
bazen bir yıldızın kuyruğunda
bazen de bir kadının ayak bileğinde.


4 Aralık 2015 Cuma

BİR CENAZENİN KISA TARİHİ

Mezarımın başında toplanan kalabalık için sevme vakti gelmişti. Beni benden iyi bilenlerdi onlar. Kuş olup, uzaklara uçmak isterlerdi. Yırtık gırtlaklardan çıkan kir pas içindeki sözcüklerle yad ettiler. Muhterem bir zaat ta en başta durmuş beni tanımadığı halde benden taraf dualar ediyordu. Ölmek garip şeydi doğrusu. Kahverenginin kucağında mavi bir düş görmek gibiydi.

Bir anda insanlara işi gücü bıraktırıp başımda toplanmalarını gerektirecek önemli bir sebebe dönüşmüştüm. Sağlığımda ''Hepinizi burada görmek istiyorum,'' desem gülerlerdi; ''Derhal,'' desem; geçerlerdi.

Sahi nasıl öldüğümü söylemedim. Şiirlerde, şarkılarda içinden el sallanan bir gemi vardı ya hep, işte o çarptı bana. İlk görüşte aşk gibiydi bizimkisi. Nasipse ölüm bizi ayırana kadar dedik. Öyle de oldu. Ben ölünce ayrıldık.

Liseden beri yüzüme kapanan kapıları sayacak kadar matematik bilgisi içermiyordu zihnim. Sonunda da aylağın biri olup çıkmıştım. Bakmayın ''İyi bilirdik,'' dediklerine. Hiç bir şey bilmezlerdi onlar. Uzun zaman sonra ilk defa ganyan oynamak için elime aldığım gazeteden büyük ikramiye şans eseri bana çıkmış ve bir iş bulmuştum. Neye nasip neye kısmet bir işim vardı artık. Parası yok denecek kadar az bir temizlik işiydi.

Sabahın ötüşken horozları uyanmadan elveda dedim eski sokağıma. Önünde durduğum kapı, boyumca çocuklarımı sarmalayacak kadar heybetliydi. Eski yalılara olan hayranlığım ile ilk kez tanışıyordum. Güngören'de bir hastahane odasında anam beni dünyaya fırlattığından beridir hiç bu kadar şanslı olduğumu hatırlamıyordum. Bir işim vardı ve iş icabı da olsa artık bir yalıda yaşayacaktım.

İlk gün hep zor geçer derlerdi. Benim ki çok kolay oldu. Üst katı temizlemek için yukarı çıktım. Ayaklarımın altında gıcırdayan ahşap sesini, boğazdan gelen ada vapurlarının sirenleri ile kırıştırırken yakaladığım sırada, içeri dolan hava, toz yerine su damlaları taşıyordu.

Sonunda kendime nazar değdirecek kadar şansıma hayranlık duymayı başarmıştım. Kıyamet gibi bir gürültü koptu. Aşağı kattan Nigar Hanım'ın ''Deprem,'' diye bağıran sesi kulağıma çalındığında, üzerime gelen demir kütlesine hayranlıkla bakakalmıştım. Dev bütçeli bir Hollywood filminde dublörlük yaptığım bir rüya görmek gibiydi. Dev geminin yalıda açtığı gedikten açılan büyüleyici manzara ne kadar da kısa sürmüştü. Kaçmak yerine bu manzaraya bakma kararını bana sormadan alan zihnim yüzünden adeta yaşamıma haciz gelmişti.  Ardından aniden havayı karartan bir gölge doluştu içeriye geminin heybetli cüssesinden. Gözlerimi yummamla her şey daha da karardı.

Sayısal Loto'dan büyük ikramiye çıktığında, akrabasına borç vermeyi reddeden yeni milyonerin aynı akrabası tarafından öldürülmesi haberinin hemen altında, işimdeki ilk günümde feci şekilde can vermiş olduğum haberinin yazılmış olması tesadüf olamazdı. Benim işimde ilk bakışta aşırı dozda mutluluk vaat ediyordu çünkü. Bu arada ''Feci şekilde can verdi,'' lafına takılmıştım. Feci şekilde can verdiğimi düşünmüyordum. Yakalandığım bir hastalıktan dolayı her gün yavaş yavaş ölseydim feci şekilde can vermiş olabilirdim belki ama, benimkisi ani ölümdü ve ani ölümler her daim kısa süreli bir şöhret getirirdi beraberinde. Artık üçüncü sayfayı takip eden herkes tarafından tanınan trajik şekilde can vermiş bir cesettim.

İşte Karacaahmet'te kahverenginin koynuna böyle girmiş oldum. Haberi alan yalının mirasyedisi nam-ı diğer paşa torunu Atınç Bey, Amerika'dan atladığı ilk uçakla geldiği gibi fazladan sahibi olduğu tapulu mezar yerlerinden bir tanesini üzerime yapmıştı. Dilsiz bir adama verilen sus payıydı bu. Geminin sahiplerinden yüksek miktarda tazminat alacaktı meydana gelen hasar yüzünden ne de olsa. Ben de kariyerimdeki ilk işimde bir günlük çalışmama karşılık tazminat olarak Karacaahmet'te mezar yeri almış oldum. Yani hepimiz kazandık; tabi ölmemi saymazsak.


13 Kasım 2015 Cuma

TABLO

Çölüne düşen bir su damlası olmalıydım
Fırtınana hasret bir sandal
Senin savaşının orta yerinde masum bir çocuk
Bütün bunlar olmalıydım işte

Ancak o zaman hüzünlü bir resme bakan
Hüzünlü biri görebilirdi ikimizi.

6 Kasım 2015 Cuma

KEMAL'İN KISA ÖYKÜSÜ

Kendi yaptığı espiriye, yalnızca kendisi normalden fazla denilebilecek bir süre boyunca kahkaha attı. Ardından bir ''Oh,'' çekti. Sustu. Oturduğu sandalyenin yanında kolunu dayadığı masadaki bir toz tanesine daldı bakışları. Az önce keyifle gülen yüz hatları bir anda kedere boğuldular. Giden yıllar geri gelmiyordu şüphesiz. Yüzüne çöken hüzün artık eski günlerin çok geride kaldığını anlatıyordu. Bazen yüzüne taktığı maske düşünce görebilmek mümkün oluyordu bu durumu. Radyoda çalan bir parça kesmişti nefesini keser gibi kahkahasını. Ahmet Kaya, ''Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...'' diyordu.

Eskiler anlatırdı; çok ihtişamlı bir hayat sürmüş Kemal Bey. Son model arabalar, bitmek bilmeyen yaz tatilleri, bırakılan yüklü bahşişler derken sonunda paralar suyunu çekmiş. Önce en yakınındaki dostları terk etmiş. Şimdi sorsan ''Hiç biri dostum değilmiş,'' diyor. İşte ''Hep sonradan...'' Sonra sadık olan çalışanları gitmiş. Aslında gitmemişler, kendisi azat etmiş onları, başlarının çaresine bakmaları için. Hiç umut görmüyormuş çünkü. Karısı terk etmezmiş bir tek fakat onu da parayı bulunca başka kadınların sevdasına kendisi terk etmiş.

Kimsesi olmayan her adam gibi o da acılarını gizleyen bir maske taşıyordu yüzünde. Gururu el vermiyordu acınacak halde olduğunu dışarıya haykırmaya. Kaybettiğini, zaaflarına yenik düştüğünü bir türlü dili varmıyordu söylemeye. Hissettiklerini anlatacak bir kaç basit kelime ağzının içinde birikirdi de onlara bir türlü özgürlüklerini vermezdi,  Yani, bir zamanların Kemal Bey'i şimdi yalnızca Kemal olarak oturuyordu karşımda. Ben Kemal Abi diyordum. Buradan çıkınca ya toz tanesi ya da bu parça yüzünden kendisini vuracaktı. Aslında sebebi bu tükenmişlik olacaktı ama Kemal Abi bunu asla kabul etmezdi.


2 Kasım 2015 Pazartesi

SENDEN NEFRET EDİYORUM

     Sadece birkaç gün önce kadınların gurursuzluğunun en az erkeklerde olduğu gibi ayaklar altına alınabileceğine şahit olmuştum. Bana bunu gösteren kadın ile caddede yan yana geldiğimizde kalbinin oldukça kırık olduğu anlamıştım. Paramparça edilmişti. Umutsuzluğu ise, en derinlerde acı çekmesine sebep sessiz çığlıklardan ziyade, akşam üstü trafiğinin gürültüsünü bastıracak türden dışa vurduğu yardım çığlıklarına dönüşmüştü. Caddenin üzerinde tüm gücüyle bağırıyordu: ''Senden nefret ediyorum.''

     Bahanesi yoktu. Acısını bastıracak teselliler aramıyordu. Hakikatten çalmıyor, yalan söylemiyordu. Bir cümleye sığdırdığı yaşanmışlığı tüm samimiyetiyle evrene haykırıyordu: ''Senden nefret ediyorum.''

     Böyle işte. Böyle...

     Kandırılarak oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi çaresizce haykırıyordu. Kadının umutsuzluğu onun en savunmasız haline gelmesine sebep bir canavardı sanki. Öyle ki, sokaktan geçen bir adamın ''Biraz edep yahu,'' deyişi ile ansızın yere çöktü. Adeta yer çöktü, ben çöktüm...

     Nefretin tayin ettiği mutsuzluk bu kadar bulaşıcı olabilir miydi sahi? Madem öyle nefreti kim bulmuştu? Bugün bu cadde de doğmadığı kesindi.

     Neyse, ne diyordum. Kadın, gurursuzdu. Gururunu elinden alan adam ile bir telefon görüşmesi yaptı. Az önce nefret ettiği adama bu defa yalvarmaya başlamıştı: ''N'olur söyle, neredeysen oraya geleyim. Bırakma beni, n'olur bırakma.''

     Adam telefonu kadının yüzüne kapatalı yalnızca bir kaç saniye olmuştu ki, kadın yeniden bağırdı: ''Senden nefret ediyorum.''

     Bu kez yanına gitmek istedim. ''Sevme diyecektim bu kadar çok, sevme.'' Yalnız onu değil, hiç bir şeyi bu kadar çok sevmesini gerektirecek bir sebep yoktu. Birini ya da koca bir ırkı sevmeme isteği kimilerine göre hastalıklı bir düşünceden ibarette olsa, birini pekala sebepsiz yere sevmeyebilmeliydi insan.

     Bir keresinde eski kız arkadaşıma bir demet gül almıştım. ''Ben gül sevmem,'' diye karşılamıştı bu sürprizi. O an bir insanın gülü sevmemesi için nasıl bir sebebi olabilirdi ki diye geçirdim aklımdan. O zaman bir şeyi sevmemek için illa bir sebep olması gerekmediğini anladım. Sevmemek de en az sevmek kadar doğal bir haktı.

     Yine de sevmemek hakkımızı çok sık kullanmamalıydık. Tuhaf bir karmaşanın içine sürükleyen bir tercihti çünkü bu. Örneğin, birini çok severseniz ondan nefret edebiliyordunuz fakat onu sevmezseniz de ondan nefret edebilirdiniz. Bu bir çelişkiydi. Kadının aklındaki çelişkiydi. Sevdiği için nefret ediyordu bu adamdan, ama sevmese yine nefret edebilecekti. Bu yüzden en iyisinin bulaşmamak olduğuna karar verdim. Kalabalığı yararak kadının etrafında oluşan çemberin dışına attım kendimi. Sonra eve gidip, uzun süredir nefret ettiğim dereotu ile barışıp, onu yemeye karar verdim.


30 Ekim 2015 Cuma

ÇARESİZLİK

Başlayıp da bitiremediğim bir hikayesin sen. Sonunu biliyorum ama oraya bir türlü gelemiyorum. Bir de şımartılmamış kelimeler var aklımda, sana asla söyleyemediğim.

28 Ekim 2015 Çarşamba

ŞİİR

Keşke 2009 yazında karşılaşsaydı bakışlarımız.
Henüz saçların siyah ve dalgalıyken.
Bakışların mağrur,
Öfken çocuksuyken...

Uzun zaman önceki bir hatırayı avuçlar gibi
Yaslansaydı yine avuç için çenene,
Pencereden sızan ışık
Yüzüne gölgeden parmaklıklar çizseydi.

Bugün gibi aklımda olurdu.
Bugün gibi berrak.

Bir an gelir,
Hüznün yarısı yüzüne,
Yarısı ellerine çökerdi,
Aynaların diline düşerdin

Dün gibi uzak olurdu.
Dün gibi karanlık.



ŞÖHRET VE VİCDAN

     2012 Yılının kışıydı. ''Genç savcı suçluları yakalattı,'' başlıklı yazıyı okurken göğüsümü farkında olmadan dişisine kur yapan bir güvercin gibi kabartmıştım.  Sonraki yıllarda bunun gibi hakkımda daha çok haber yapılacaktı fakat hiç biri  ne yazık ki, bu başlık kadar heyecanlandırmayacaktı beni.

     Ertesi sabah mahkeme salonuna girerken mübaşir, ''Hoş geldiniz savcım,'' derken yalakalık sınırlarını her defasında aşan tavrı ile yerlere kadar eğilmişti. Oysa bana öğretilen örf ve adetlere göre, yaşı itibari ile onunki kadar abartılı olmasa da, benim ona saygı göstermem gerekiyordu. Başlarda bir kaçını bu tarz hareketlerde bulunmamaları konusunda uyardım ama, ben onları değil de, adeta onlar beni eğittiler. Şimdi bazen biri saygıda kusur edince garibime gidiyor.

     Mahkeme saati geldiğinde ilk içeri gelen suçlu gasptan yargılanıyordu. Giyimi kuşamı düzgündü. Konuşurken ki sakin tavırları ve üslubu mahkeme salonunda ifade veren birine değilde, daha çok büyük bir salonda konferans veren saygın bir iş adamına benziyordu. Şu dakikaya kadar dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Genelde bu tarz basit davalarda, davalının ifadesindeki belli noktalardan suçlu olup olmadığını çıkartırdım. Baştan sona inkar içerikli bu sözlü savunmaları da pek dikkate almazdım. Bu defa da işim kolay olacak sanıyordum fakat öyle olmayacağını daha ilk dakikasından anlamıştım.

     Duruşmanın ilerleyen dakikalarında, suçlama makamı olarak görevimi yerine getirerek dört yıl iki aya denk geleceğinden emin olduğum ceza ile yargılanmasını önerdim. Hakim, iki yanında duran biri yardımcısı diğeri psikolog olan memurlarla kısa bir fısıldaşmanın ardından, ikinci duruşmayı 3 ay sonraya attı. Bu adli tatile denk geldiği için en iyi ihtimalle iki ay sonrasına yeniden gün verecekti mahkeme. Yani, davalının ikinci defa derdini anlatana kadar içeride geçireceği beş ayı vardı. İlk mahkemenin de, dört ay sonra olduğunu hesaba katarsak, bu dokuz aya denk geliyordu. Ceza alacağı kesinleşen sanıklar için bu durum her ne kadar avantajlı olsa da, masum oldukları ispatlananlar için ise gerçek anlamda bir haksızlık demekti.

     Adli tatilde hakim olmamasına rağmen nöbetçi hakimle duruşma devam etti. O da, hakimin dosyasına müdahale etmek istemediği için tam da beklediğim gibi, mahkemeyi iki ay on gün sonraya attı. Bu defa mahkum hiç konuşma fırsatı bulamadı. Gözündeki morluk dikkatimi çekti. Epeyde kilo vermişti. Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamama rağmen hiç bir şey sormadım.

     Yarın iki ay on günlük süre doluyordu. O mahkumun üçüncü mahkemesini görecektik. Arkadaşlarla o gece bir şeyler içmek için dışarı çıktık. Yarın ki mahkeme üzerine düşünmem gerekiyordu ama, henüz mesleğin ikinci yılında bırakmıştım böyle şeyleri. O kadar çok dava vardı ki, bir süre sonra işler içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Arkadaşla iyice kafaları çektikten sonra evin yolunu tuttum.

     Sabahki ilk dava onundu. Başım fena halde zonkluyordu. Bugün de diğer bazı günler gibi kolay geçmeyecek gibi duruyordu. Onun kapıdan girdiğinde ki halini görünce içimde bir acıma hissi belirdi. Alnının sağ yanında irice bir şişlik vardı. Her iki gözünün altında da morluklar vardı. İlk günkü dik duruşundan eser yoktu. Sağa doğru yatık duruyordu. O kadar zayıflamıştı ki, gömleğinin üzerine giydiği süveter üzerine geçirilmiş bir çuvalı andırıyordu. İlk günkü hali hatırımda kalmasa, bu hali ile gasp suçunu işlediğinden hiç şüphem kalmazdı. Bu defa hakim söz verdiğinde o akıcı konuşması yerini ağzından zar zor çıkan bir iki acı kelimeye bırakmıştı: ''Be... Be... Ben suçsuzum hakimim.'' Ön iki dişi kırıldığından kelimelerin telaffuzunda sorun yaşıyordu.

     Mesleki reflekslerimin o an sanki yüzyıllardır omzumda taşıdığım bir yük gibi ağırlaştığını hissettim. En büyük yardımcım olan bu refleksler, bir an da en büyük düşmanım olmuşlardı. Ve vicdanım da ilk kez bu kadar sarılmıştı boğazıma. O arada söz bana geldiğinde hakime savunmayı bir kez daha okumak istediğimi söyledim. İfadesinde, bir taksici ile hesap yüzünden kavga ettiklerinden bahsetmişti. Taksici fazla para istemiş, vermeyince de kavga etmişlerdi. Daha sonra taksici, gasp edildiğini öne sürerek adamdan davacı olmuştu. Mesleğin o ilk yıllarındaki şevkim olsaydı gözümün önünde duran bir gerçek yüzünden bu adamı, dokuz aydır boşuna ceza evinde yaşayacağı türlü acılara maruz bırakmazdım. Ben suçlu suçsuz ayrımı gözetmeden içeriye attığım onlarca kişi için hakkında satırlarca haber yazılan bir savcıydım. Hangi ara bu kadar ünlendiğimi ise hiç hatırlamıyorum. Taksicinin gasptan sabıkası olduğu notunu düşmüşüm bir kenara. Davalının haline bir kez daha baktım. Gözünden süzülen ince bir yaş süveterinin yeşil baklava deseninin üzerinde eriyip gitti. Ona acımak istemiyordum ama içimdeki acıma duygusuna bir türlü engel olamıyordum. Bu duygunun kararımı etkilemesine izin veremezdim.

     Sonunda kararımdan emin olabileceğim bir ayrıntıyı yap bozun son parçasıymış gibi aklımdaki yerine oturttum. Nasıl bir gaspçı, gasp edeceği taksiciyi evinin önüne kadar getirip, orada suç işlerdi ki? Cevap başından beri gözümün önünde öylece duruyordu. Önce bu ifadeyi mahkemeye taşıyan polislere kızdım. Ardından mütealamı davalının serbest kalması yönünde açıkladım. Son umudunu da dört duvarın ardında bırakan davalının gözünde yeniden yeşeren o parıltıyla bana bakışı meslek hayatım boyunca aldığım en büyük ödül oldu. Çünkü ben vicdanımın hiç bir zaman bu kadar hür olduğunu hatırlamıyordum ve bir daha asla böyle bir hata yapmamaya karar verdim.

     Ertesi gün olduğunda, ''Mesleğinin zirvesinde istifa eden meşhur savcı'' olarak son kez manşetlere taşınırken, aynı zamanda da vicdanı hür bir adam olarak yeniden doğuşumu kutluyordum.

ŞİİR

Tekinsiz bir gece,
Tekinsiz şarkılar,
Efkarlı komşular.
Burası kederli dünyanın başkenti.
Burası asıl olmak istediğin o yer.
Bulutların insanlara sevdalandığında,
Yerle bir olduğu o yer.
Gözün gözü görmediği bir şehirde,
Önüne gelene ''Gitme,'' dediğin yer.


23 Ekim 2015 Cuma

SARI SARDUNYALAR ÇİÇEKÇİLİK (SAKSININ İNTİKAMI 1)

     ''Bir saksı intikam alır mı hiç?'' Bu cümlenin ilk bakışta oldukça tuhaf geldiğinin farkındayım. Ama ortada bir saksının intikam almasını gerektirecek bir durum varsa almalı. Siz de bu seferlik saksı için bu durumu olağan karşılayabilmelisiniz. Bu hikaye de zaten bunun için var; daha önce dünyada hiç bir saksıya tanınmamış bir hakkı tanımak için.

     Dün akşam saatlerinde, evdeki canlı nüfusunun artışında benden daha çok katkısı olan bitkimin yapraklarını siliyordum. Aniden bir tohumun toprağa düştüğünü fark ettim. Bir defasında bir yerde bitkilerin stres altında üreme eğilimi gösterdiklerini okumuştum. Bir tehditle karşılaştıklarında, neslin devamını sağlamak adına, mevsimine bakmadan etrafa tohum atarak üremeye çalışıyorlardı. Yani, yerli yersiz atılan bu tohum, bitkinin benden korkuyor olduğu gerçeğini anlamamı sağlamıştı. Şimdiye kadar aramızda tatsız olacak hiç bir olay yaşanmamıştı ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyordum. Her akşam bir bardak suyunu vermeden yatmazdım. Arada bir çevreden topladığım çeşitli çiçekleri toprağının içerisine yerleştirerek gerekli olan vitaminleri organik yollardan almasını sağlardım. Doğru ışığı ve doğru yeri bulana kadar evin içinde önce metrelerce sonrasında ise milimetrik hesaplarla yerini ayarlamıştım. Tüm bunlardan sonra benden neden korkuyor olduğunu anlamam mümkün değildi.

     Tohumu atalı bir haftayı biraz geçiyordu. Cumartesi gecesiydi. O gün eve geç gelmiştim. Bitkiyi yerde can çekişirken görünce bir an aklımı kaçıracak oldum. Koşarak yanı vardım. Bir taraftan köklerini yere saçılan toprakla örtmeye çabalarken diğer taraftan buna neyin sebep olmuş olduğu ile ilgili etrafı kolaçan ediyordum. Parçalanan saksı etrafa dağılmıştı. Bir parçasının ise bitkinin gövdesine saplandığını fark ettim. Acele ile parçayı gövdeden çekip çıkardım. Gövde neredeyse kopmak üzereydi. Aklımı kaçıracaktım. Bitkinin etrafında saksı parçalarından başka hiç bir şey yoktu. Tabi ya saksı! Bunu daha önce neden düşünememiştim. İki ay önce onu bir arkadaşımdan almıştım. Bir gece tatil dönüşü eve geldiğinde saksıyı yana devrilmiş ve içindeki tüm toprağın boşalmış bir halde bulduklarını söylemişti. İçindeki çiçek ise çoktan solmuştu. İkinci defa ektikleri çiçek ise, daha ayı dolmadan kurumuştu. Daha sonra saksıyı atacaklarını öğrendiğimde onlara alabileceğimi söyledim. Benim bitkininkinin değişme zamanı gelmişti. Daha büyük bir saksıya geçmeliydi. Bunun işimi göreceğini söyledim. Onlarda kırmadılar beni, hediye ettiler. İki ayı daha doldurmadan benim bitkimi de trajik bir sonun içine sürüklemişti. Peki anlamadığım, neden kendi canına da kıymıştı? Neden?

İşte o an gerçeğin gözlerimin önünde öylece yattığını anlamıştım. ''SARI SARDUNYALAR ÇİÇEKÇİLİK'' Burası bitkimi satın aldığım yerdi. Tabi ya nasıl bu kadar aptal olabilirdim. Bitkiyi alırken bu saksının içerisindeydi. Şimdi hatırladım. Dükkan sahibi ısrarla saksısı ile almamı söylediyse de, bu saksının onun için büyük olduğunu ve alamayacağımı söylemiştim. O gün onları ayırmış olmamın cezası mıydı peki bu? Saksım benden intikam mı almıştı. Ya da kim bilir belki de ikili bir ittifaktı bu; bir daha hiç ayrılmamak için bu yolu seçmiş olan iki farklı dünyanın kendi kaderlerini tayin etme tercihi.

     Sonra ani bir karar aldım: Onlar için yolun sonu burada, döşemenin üzerinde gelmeyecekti. Henüz ölmeleri için çok erkendi. Bu yüzden saksının dağılan tüm parçalarını özenle topladıktan sonra üç saatlik bir uğraşın ardından eski haline getirmeyi başarmıştım. Ardından şanslı olan bitkimin kopmasına ramak kalan gövdesini eski haline getirerek bantla sardım. Beni anladıklarını biliyordum. Bu yüzden de her ne olursa olsun onları bir daha ayırmayacağıma dair onlara söz verdim.

     Yanılmıştım. Resmen çok fena çuvallamıştım. Ertesi gün geldiğimde yine saksının yere düşmüş olduğunu ve bitkinin bu kez üç parçaya bölünmüş olduğunu görünce anladım. Her parçanın yanında keskin bir saksı parçası duruyordu. Onlar bir daha ayrılmamak için beraber ölümü seçmiş değillerdi, bir sebepten kanlı bıçaklı olan iki farklı dünya olmalıydı onlarınkisi. Bunu nasıl anlayamamıştım. Bitkim o gün o tohumu benden korktuğu için değil, ondan korktuğu için atmıştı. Ne kadar da aptaldım. Onları yeniden bir araya getirmek için bir de saatlerce çaba harcamıştım. Saksının mutlak intikam planını tamamlayabilmesi için ona  ellerimle yardım etmiştim. Bitkimin hayatını kurtarabilecekken, onu ikinci defa ölümün kucağına ben bırakmıştım. Kendimden nefret ediyordum.

     Şimdi saksı için bir son düşünmeden hemen karar vermeyecektim. Saksının haklı olabileceği ihtimalini de değerlendirmeliydim. Bir hata daha yapmak istemiyordum. Yarın bunun için soluğu ilk iş ''SARI SARDUNYALAR ÇİÇEKÇİLİK''te alacağım.

Yazılmaya gerekli görülen not: Yani biliyorum böyle hikaye olmaz ama, oldu bi'kere na'palım. Sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkürler.






22 Ekim 2015 Perşembe

BEN BU GÖZLÜĞÜ BOŞUNA ALMIŞ OLAMAM

     Bugün bankada beklerken iki ay önce gözlük taktığı için aramızda ufak bir sohbet geçen gişe görevlisinin artık gözlük takmadığını fark ettim. Bunu fark etmemi sağlayan da yanında ki gişe görevlisinin gözlük takmaya başlamış olmasıydı. Bazı insanlar kendilerini daha zeki ya da çalışkan hissetmek için gözlük takıyor olmalı diye düşündüm. Oysa gözlük yazdırmak için bir defasında doktora gittiğimde, odaya girmeden önce hemşire, ''Hastayı alalım mı?'' demişti. ''Hasta...'' Kulağa biraz ürkütücü geliyor ama gözlük için bu duruma katlanıyor insan.

     Bir de yazar tutkusudur gözlük. Her yazarın bir gözlüğü olmalı. Kullansa da kullanmasa da olmalı. Bu tıpkı kullanmadığı halde yanında pena taşıyan gitaristin tutkusuna benziyor. Belki de benzemiyor. Bilemedim. Bu duruma daha uygun bir örneğin kafanızda canlandırdığınızı varsayma hakkımı kullanacağım burada. Bir örnek daha bulmaya kafa yormaktan daha kolay çünkü böylesi.

     Neyse, sonra gittim daha önce aldığım gözlüğü buldum. İçimden ''Bu gözlüğü boşuna almış olamam,'' dedim. Takınca da anladım. Uzağı pek göremediğim için almıştım. Yani, şöyle kitap okurken ya da bir şeyler karalarken takamayacaktım. Daha çok araba kullanırken uzaktaki tabelaları daha iyi okumak için takmam gerekiyordu. İşin aslı, tabelaları o kadar uzaktan okumasam da olurdu. Anlayacağınız, durum ile ilgili gerçek pek havalı bir sonuca çıkmıyordu benim için.

     Böylece kabına koyup, bir daha hatırıma gelene kadar yeniden rafa kaldırdım. Böyle işte. Benim bu girişimim ekonomiye can vermek dışında pek bir işe yaramamıştı. İlk heves önemlidir ama.

     Sonuç olarak, bu anlatının iki ana fikrinden bir tanesini siz çıkardınız; gözlük hevesi diye bir gerçek olduğunu. Diğerini de ben söyleyeceğim: O da tatmin duygusunu giderene kadar akıldan çıkmayan o ilk hevese karşı olan zaaflarımız var; girişimcilerin çok işine yaradığı ortada.

     Yani, her koşulda kapitalizmin saflarına geçme eğilimi gösteren arzularımız ile başa çıkamıyor olmamız gerçekten tuhaf bir durum. Anlaması da epey güç. Bir sistem gerçekten onu yaratan insanlardan daha akıllı olabilir mi?


19 Ekim 2015 Pazartesi

TESİRSİZ FIRTINALAR -KUYUDİBİ-

Bazı zamanlar hiç bir şey yazamıyordum. Bir karanlık çöküyordu zihnime. Parmaklarım mosmor oluyordu. Ne kadar zorlarsam zorlayayım olmuyordu; tek satır yazamıyordum.
Buna karşın dışarıda her gün onlarca fırtına kopuyordu. Bunlar üzerine tesirli bir kaç kelam etmem gerekiyordu, çünkü ancak böyle bir iz bırakabileceğime inanıyordum. Mesela mahallenin Müjgan ablasının 4. eş adayı olan Hamza abi, her akşam gece mesaisinden önce taksisini apartmanın önüne çeker, son ses o mahur besteyi çalardı. Müjgan abla ise sadece perde aralığından şöyle bir bakıp, hızla içeri girmekle yetinirdi. Uzun süre bu böyle gitti. Ta ki bir sabah Müjgan ablanın ölüm haberi gelene kadar. Küvette bilekleri kesilmiş şekilde ölü bulunmuş. Bir de not varmış yanında, ''Üzgünüm Hamza,'' diye. Hamza abi haberi gece taksiye çıkmadan önce aldı. Önce inanamadı tabi. Sonra o mahur besteyi açtı yine son ses. Ardından bagajdan çıkardığı bir bidon benzin ile taksiyi ateşe verdi. Kuyudibi, kuyudibi olalı böyle bir yanma görmemiştir.
Bir de Cemal Reis vardı. O da mağrur, O da hüzünden gemiler yüzdürürdü Kuyudibi'nin kaldırım kenarı ırmaklarında. Ufak bir marangoz dükkanı vardı. Aslen gemicilikten terk. Trabzonlu. O da sevdalı. Gençliğinde, sevdiği kızı vermemişler. Kaçırmış. Kız, aslında ''Bugün olmasın,'' demiş. ''İçimde kötü bir his var.'' Dinlememiş tabi Cemal Reis. O zaman yaşı yirmi. Hiç bir şeyden korkusu yok. Gece soluğu limanda almışlar. Çözmüş teknenin iplerini bırakmış kendini Karadeniz'in karanlığına. İlerleyen saatlerde bir fırtına kopmuş. Cemal Reis bir teknenin burnuna bir arkasına koşuyormuş. Fakat nafile, tekne sonunda dalgalara dayanamamış. Batmaya başladığında ise, Cemal Reis'in daha yeni gelmiş aklı başına. Koşmuş kızın yanına ama, hiç bir yerde bulamamış. Ne zaman denize düştüğünü dahi bilmiyormuş. O an ölmek istemiş ama, olmamış. Onu da becerememiş. Karaya vurduğunda kulağına çalınan ilk sevdiğinin sesi olmuş, ''Bugün olmasın.'' O günden beri Cemal Reis, Ne memlekete gitmiş, ne de evlenmiş. Kuyudibi'nden son yirmi yıldır başka bir yere adımını attığını da daha gören olmamıştır. O da dün sabah dükkanda ölü bulundu. Kendini asmış. Onun da başında bir not: ''Vasiyetimdir, cesetimi Karadeniz'in en derin yerine bırakın.''
Anlayacağınız üzere Kuyudibi'nde insanlar normal yollardan pek az ölürler. Aslında bende bazen kendi ölümümü düşünmüyor değilim. Peki ya siz, siz hiç düşündünüz mü kendi ölümünüzün nasıl olacağını? Seksen yaşında sevdiğinizin yanıbaşında huzur içerisinde gözlerinizi yumacağınız hayalini bir kenara bırakarak düşündünüz mü hiç?
Kısacası Kuyudibi'nde herkes hayata borçlu. Bu yüzden de, kimse normal yollardan ölmüyor sanırım. Geçtikleri hayatlarda kaybolmayan izler bırakır burada yaşayanlar. Benim daha bir izim yok, ama olacak. Çünkü, burası Kuyudibi. Dünya'daki sefaletin kendi elleri ile yarattığı binlerce cehennemden yalnızca biri. Önemsiz hayatların kopardığı tesirsiz fırtınalarla dolu bir semtin de adı aynı zamanda..