Dün sabahın erken saatlerinde bitişik daireden bir ses geldi: daha çok duvarda cam bir bardağın parçalanmasını andıran bir sesti bu. Yok yok kesin duvarda bir cam parçalanmıştır. Derken ardından bağrışmalar ,küfürler ve hakaretler bir bir sıralanmaya başladı. Birden kendimi yan odamda olan bir kavganın tam ortasında gibi hissettim. Bitişik nizamda oturmak görüldüğü kadar kolay değil tabi.
Bir de karı koca arasına girilmez derler. Arada duvar olmasa girmek ne kelime buyrun bir tanede benim duvarımda parçalayın diyecektim az daha o kadar gaza geldim. Neyse daha bir kere merabalaşmadığım, muhtemelen 10 yılın üzerinde komşumuz olan çifti kendi haline bırakmaya karar verdim ve uyumaya devam ettim.''Sanki kendi haline bırakmama şansın mı var?'' demeyin, yani duvara yumrukla vurarak karşı taaruz başlatabilirdim. Aldırış ederler miydi bilemem ama en azından küçük bir tacizde bulunabilirdim. Ama yapmadım.
Öğleden sonra olduğunda, uyandığım sırada gayri ihtiyari direk olarak yan daireye kulak kabarttım. Neyse ki büyük bir sessizlik hali hakimdi. Bu da demek oluyor ki; kavga sona ermişti. Onları ilk defa böyle görmüştüm. Görmüştüm pek uymadı tabi, o yüzden işitmiştim diyelim. Çalar saatim bile zaman zaman derin uyku halimden bu kadar kolay vazgeçiremiyordu beni. Sabahki buhran on çalar saat gücüne eşitti ve kesinlikle abartmıyorum.
Biraz kafa yordum bunun üzerine malum bizde evleneceğiz, çift olacağız. Yani bu çift zamanında birbirlerine kur yapmadılar mı? Hayatlarını birleştirme kararı aldıklarında heyecanlanmadılar mı? Bir birlerine şiirler, şarkılar hediye etmediler mi? Otomatik kalkan pembe panjurlu residance dairesi hayali kurmadılar mı? Ne yani: o gün ki akıllarıyla bir birlerini seviyorlardı da, bugün ki akıllarıyla sevmiyorlar mı artık birbirlerini? Evlilik garip şey, biriyle birlikte yaşlanmak ve hatta sadece yaşlanmak, bunların tümü garip şeyler. Yaşamadan nasıl bilebilir ki insan? En iyisi yaşayalım görelim, belki o zaman hak veririm onlara.
Fakat, asıl merak ettiğim; bu sadece o an için, çiftin girdiği ruh halinin bir yansıması mıydı? Yoksa affedilemez bir hatanın neden olacağı sonuçların girizgahı mı? Neyse, bunu daha sonra uzun uzun konuşuruz...
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
3 Eylül 2011 Cumartesi
24 Ağustos 2011 Çarşamba
BARÇA'NIN ÇİFTLİĞİ ( LA MASİA )
Dünya'da yetenekli bir futbolcu varsa, Barcelona'da, La Masia'dan yola çıkan bir çift göz emin olun onu takip ediyordur. Barça'nın maçlarını seyredenlere ''2060 yılının futbolunu oynuyorlar'' diye haykırtan da La Masia, çünkü o futbol, küçüklükten burada enjekte ediliyor. Bu gün Barcelona'da top koşturan çoğu futbolcu La Masia nın zorlu şartlarından çıkmadır. La Masia katalanca da çiftlik demek. Xavi'den Pique'ye, Fabregas'tan Messi'ye bir çok futbolcu bu çiftliğin ürünü. Kısacası Barcelona ihtiyac duyduğu bütün yıldızları bu çiftlikte yetiştiriyor. Geçen ay yeni binasına taşınmasının ardında eski hali müzeye dönüştürülmüştür.
Barcelona'nın 50 milyona euroya yakın geliri var ve tabi aynı miktarda da gideri. Sizin anlayacağınız kazandığı her kuruşu yine futbol için harcayan bir klüp Barcelona. ( mes que un club )
Çocuklar sokaklarda misket oynayacakları yaşlarda alınıp, getiriliyorlar La Masia'ya. Kapıdan içeri alınmak için iki şart var; 6 yaşından büyük olmak ve futbol için yaşıyor olmak. Bu çiftlikte çocuklar büyük bir disiplin içerisinde yetiştiriliyor. Çocuklara, Messi'nin deyimiyle; '' Orada çocuklara kazanmak için değil, iyi bir futbolcu olmak için oynamak öğretilir.'' felsefesine bağlı kalarak ahlaklı futbol nasıl oynanılırın mantığı aşılanıyor. Yani burada çocuklara hırslarını top oynamak için kullanmaları öğretiliyor. Kazanmaktan çok, iyi futbol oynamak her şeyden önemli La Masia'da.
La Masia'dan çıkan 40 yetenek avcısı dünyayı her sene geziyor. Bazen Arjantin'in fakir mahallelerinde hiç bir umudu olmayan bir çocuk, bazen de futbol için canını verebilecek Afro Amerikan bir göçmen; bu seçimler yapılırken ırk,din,dil ayrımı yapılmadan tek kıstas futbol olarak dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklar bu gözlerin markajına takılıyor ve bir anda kendilerini La Masia denen bu çiftlikte buluyorlar. Tabi burası sadece bir başlangıç, Çocukları buraya girdikten sonra bekleyen her engel, aslında onlara Nou Camp'ın büyülü biletini kazanma fırsatı veren aşılması gereken amaçlardan başka bir şey değildir. Tabi Nou Camp' ın kapılarını aralamak sanıldığı kadar kolay değil! Çocukları bu çiftlikte çok zorlu bir program beliyor.
Kısacası 4-4-3 töresine boyun eğmek zor zanaat. Messi olabilmek zor zanaat. Nou Camp' ı doldurabilmek zor zanaat. Ama imkansız mı? Asla!
Barcelona'nın 50 milyona euroya yakın geliri var ve tabi aynı miktarda da gideri. Sizin anlayacağınız kazandığı her kuruşu yine futbol için harcayan bir klüp Barcelona. ( mes que un club )
Çocuklar sokaklarda misket oynayacakları yaşlarda alınıp, getiriliyorlar La Masia'ya. Kapıdan içeri alınmak için iki şart var; 6 yaşından büyük olmak ve futbol için yaşıyor olmak. Bu çiftlikte çocuklar büyük bir disiplin içerisinde yetiştiriliyor. Çocuklara, Messi'nin deyimiyle; '' Orada çocuklara kazanmak için değil, iyi bir futbolcu olmak için oynamak öğretilir.'' felsefesine bağlı kalarak ahlaklı futbol nasıl oynanılırın mantığı aşılanıyor. Yani burada çocuklara hırslarını top oynamak için kullanmaları öğretiliyor. Kazanmaktan çok, iyi futbol oynamak her şeyden önemli La Masia'da.
La Masia'dan çıkan 40 yetenek avcısı dünyayı her sene geziyor. Bazen Arjantin'in fakir mahallelerinde hiç bir umudu olmayan bir çocuk, bazen de futbol için canını verebilecek Afro Amerikan bir göçmen; bu seçimler yapılırken ırk,din,dil ayrımı yapılmadan tek kıstas futbol olarak dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklar bu gözlerin markajına takılıyor ve bir anda kendilerini La Masia denen bu çiftlikte buluyorlar. Tabi burası sadece bir başlangıç, Çocukları buraya girdikten sonra bekleyen her engel, aslında onlara Nou Camp'ın büyülü biletini kazanma fırsatı veren aşılması gereken amaçlardan başka bir şey değildir. Tabi Nou Camp' ın kapılarını aralamak sanıldığı kadar kolay değil! Çocukları bu çiftlikte çok zorlu bir program beliyor.
Kısacası 4-4-3 töresine boyun eğmek zor zanaat. Messi olabilmek zor zanaat. Nou Camp' ı doldurabilmek zor zanaat. Ama imkansız mı? Asla!
17 Ağustos 2011 Çarşamba
ONLAR BENİM KAHRAMANIM
Doğan Cüceloğlu'nun Remzi Kitabevinden çıkan bu eseriyle 2009 sonbaharı tanıştım. Rafta o kadar sönük duruyordu ki; yazarı tv programlarından tanımasam almazdım. Geçen yaz tatilde okuyabildim anca. Şimdi ikinci kez okurken bu yazıyı yazmakta şart oldu.
Kitap Gültekin Yazgan ile eşi Tülay Hanım'ın akıllara durgunluk veren gerçek yaşam öyküsünü Doğan Cüceloğlu yorumuyla bizlere aktarıyor. Yalnız bunu sıradan bir yaşam öyküsü sanarsanız hataya düşersiniz. Kitabı okurken yer yer sıkılıyorsunuz ve itiraf etmeliyim ki okuması zor bir kitap. Fakat, sonunda farkına varacağınız gerçeklere ulaşmak pahasına, her kelimesi büyük bir sabırla okunası bir kitap.
Bu kadar övülecek ne olabilir ki? Altı üstü bir kitap ve gerçek hayatlar. Gerçek hayatlarda, filmlerde ki gibi olağanüstü şeyler olmaz diye düşünüyor da olabilirsiniz. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız bu kitabı okumadığınız içindir. Bu son kurduğum cümle biraz iddialı oldu ama sonuna kadar arkasındayım =))
Ve kitabı şöyle özetleyeyim: Hayatınızda yaşadığınız zorlukları düşünün, en zor anlarınızı düşünün. Aşılmasını imkansız gördüğünüz kusurlarınızı düşünün. Bunlar hafızanızın bir köşesinde dururken şu soruya yanıt verin. Bir insan, ilk okul mezunu bir insan düşünün ki, 18 yaşından sonra sırasıyla orta okulu ve liseyi bitirsin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırıp dereceyle mezun olsun, Enstürman çalmayı öğrensin, İngilizce konuşmayı öğrensin, Öğretmenlik yapsın. 18 yaşında aldığı bir kararla bir anda bunları çok kısa bir sürede başarsın. Bu mümkün mü? Eğer bunun mümkün olabileceğini düşünüyorsanız, bir de o çocuğun kör olduğunu düşünün...
Gültekin Yazgan ve Tülay Yazgan
Daha fazlası kitapta yer alıyor. Tüm bunları yaşarken elinden tuttuğu ve ömür boyu bırakmadığı eşi Tülay Yazgan'ın da hatıralarıyla bu yaşam öyküsü bizimde yaşamlarımıza ışık tutacak kadar berrak.
Tüm bunları yaşarken Gültekin Bey'in karşılaştıkları zorluklar karşısında takındığı tavır kitabı okurken böyle insanların hala bir yerlerde yaşamış ya da yaşıyor olduğu gerçeğini yüzünüze tokat gibi çarparken, bir parça tevekkül derlemenize de yardımcı oluyor.
Eğer hala apartmana girdiğinizde asansörün bozuk olduğundan şikayet ediyorsanız ve o merdivenleri çıkmak zorunda kaldığınız için, hayatın ne kadar zor olduğunu düşünüyorsanız, bu kitaba bir göz atın derim...
Not: Gültekin Yazgan'ın kendi kaleminden kendi hayatını anlattığı, Doğan Kitap'tan çıkma Kör Uçuş adlı eseride mevcut. Onuda kısa zamanda okumayı düşünüyorum. İyi Seyirler.
Kitap Gültekin Yazgan ile eşi Tülay Hanım'ın akıllara durgunluk veren gerçek yaşam öyküsünü Doğan Cüceloğlu yorumuyla bizlere aktarıyor. Yalnız bunu sıradan bir yaşam öyküsü sanarsanız hataya düşersiniz. Kitabı okurken yer yer sıkılıyorsunuz ve itiraf etmeliyim ki okuması zor bir kitap. Fakat, sonunda farkına varacağınız gerçeklere ulaşmak pahasına, her kelimesi büyük bir sabırla okunası bir kitap.
Bu kadar övülecek ne olabilir ki? Altı üstü bir kitap ve gerçek hayatlar. Gerçek hayatlarda, filmlerde ki gibi olağanüstü şeyler olmaz diye düşünüyor da olabilirsiniz. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız bu kitabı okumadığınız içindir. Bu son kurduğum cümle biraz iddialı oldu ama sonuna kadar arkasındayım =))
Ve kitabı şöyle özetleyeyim: Hayatınızda yaşadığınız zorlukları düşünün, en zor anlarınızı düşünün. Aşılmasını imkansız gördüğünüz kusurlarınızı düşünün. Bunlar hafızanızın bir köşesinde dururken şu soruya yanıt verin. Bir insan, ilk okul mezunu bir insan düşünün ki, 18 yaşından sonra sırasıyla orta okulu ve liseyi bitirsin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırıp dereceyle mezun olsun, Enstürman çalmayı öğrensin, İngilizce konuşmayı öğrensin, Öğretmenlik yapsın. 18 yaşında aldığı bir kararla bir anda bunları çok kısa bir sürede başarsın. Bu mümkün mü? Eğer bunun mümkün olabileceğini düşünüyorsanız, bir de o çocuğun kör olduğunu düşünün...
Gültekin Yazgan ve Tülay Yazgan
Daha fazlası kitapta yer alıyor. Tüm bunları yaşarken elinden tuttuğu ve ömür boyu bırakmadığı eşi Tülay Yazgan'ın da hatıralarıyla bu yaşam öyküsü bizimde yaşamlarımıza ışık tutacak kadar berrak.
Tüm bunları yaşarken Gültekin Bey'in karşılaştıkları zorluklar karşısında takındığı tavır kitabı okurken böyle insanların hala bir yerlerde yaşamış ya da yaşıyor olduğu gerçeğini yüzünüze tokat gibi çarparken, bir parça tevekkül derlemenize de yardımcı oluyor.
Eğer hala apartmana girdiğinizde asansörün bozuk olduğundan şikayet ediyorsanız ve o merdivenleri çıkmak zorunda kaldığınız için, hayatın ne kadar zor olduğunu düşünüyorsanız, bu kitaba bir göz atın derim...
Not: Gültekin Yazgan'ın kendi kaleminden kendi hayatını anlattığı, Doğan Kitap'tan çıkma Kör Uçuş adlı eseride mevcut. Onuda kısa zamanda okumayı düşünüyorum. İyi Seyirler.
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Ogün Samast
İtiraf etmeliyim ki, bu yazı üzerine yazmakta pek zorlanmayacağım. Çünkü bizim ülkemizde bu tarz olaylar fazlasıyla tekerrür etmekte. Alıştık artık diyelim. Ve şimdi kesinleşen cezayı sayılarla inceleyelim.
Bizim küçük, mini minnacık Ogün Samast'ımız toplamda 22 yıl 10 ay hapis cezası aldı. Bunun 21 yıl 6 ayı ''Planlayarak adam öldürmek'' suçundan ve 1 yıl 4 ayıda ''Ruhsatsız silah taşımaktan.''
Şimdi bizim ufaklığın yatarına bakmak gerek. TCK ( Türk Ceza Kanunu ) derki; bir kişi kesinleşen cezasının 3'te 2 sini yatar. Bu süre 2005 yılına kadar 5'te 2 idi. Bu şu demek: 22 yıl 10 ay ceza, 274 ay yapar. Bu cezanın 3'te 2 si de 16 yıl 22 gün eder. Yani 6 yılı kafadan gitti. Yanlış hatırlamıyorsam eğer, 2007'de tutuklanmıştı. Yani hali hazırda 4 yıldır yatıyordu. Bu da demek oluyor ki, bizim küçük Ogün, 12 yıl daha yatacak. Daha bitmedi. Bizim kanunlarımıza göre 18 yaşından küçük çocukların, sübyen koğuşlarında 18 yaşına gelene kadar geçirdikleri her gün, 2 gün sayılır. Bu şu demek, Minik Ogün 17 yaşında girdiği ceza evinde, 18'ine gelene kadar geçirdiği 1 yıllık süre, aslında 2 yıl sayılıyor. Bir yılda oradan gitti. Kaldı: 11 yılı.
Şimdi bakalım bizim Ogüncük, daha nelerden faydalanabilir; mesela katalog olamayan -yüz kızartıcı olmayan- suçlardan birini işlediği için, Kapalı ceza evlerinde geçireceği 5 yılık sürenin 4 yılını açık ceza evinde geçirebiliyor. Bunun hesabı da şu şekilde. 22 yıl 10 ay ceza, 274 ay yapıyordu. Bunun 5'te 1'i ise 54 ay yapıyor. Yani, yaklaşık 4 buçuk yıl. Bizim Mini minnacık Ogünümüz, kapalı ceza evlerinde bu cezayla 4 buçuk yıl kaldımı, açık ceza evine geçme hakkını kazanıyor. 5 yıldır yattığını göz önüne alırsak, bu cezaya sevindiğini bile varsayabiliriz. Yani, kalan 11 yılını açık ceza evinde geçirecektir.
Açık ceza evinde Ogün'ü neler beklemiyor ki; sınırsız açık görüş hakkı, istediğini yiyebilme, sınırsız telefon, nakit para, 4 ayda bir dışarıya çıkabilmesi için izin hakkı, kafasını kullanırsa sınırsız alkol ama en önemlisi tabi ki, üzerine kilitli bir kapı olmayacak. Kısacası 4 yılını ceza evlerinde geçirmiş birine göre 5 yıldızlı otel kıvamında.
Bununla da bitmiyor. Bir de af çıkarsa değmeyin Ogüncüğün keyfine.
Benim düşüncem minik Ogün hemen önümüzdeki yıl LYS'ye girer ve bir üniversite kazanır. Sonra ver elini açık ceza evinden, her gün üniversite. Hatta, yazları da staj. Cezasının son demlerinde de bir sosyal hizmetler patlatır. Oh mis.
Yine de, Benim şahsi düşüncem: Bizim ülkemizde 22 yıl 10 aylık bir ceza bence mükemmel. Şu komutanı hatırlayın, nöbette uyudu diye askere ders vermek adına, eline bomba tutuşturan komutanı. 4 kişinin ölümüne sebep olduktan sonra sadece 6 yıl ceza aldı. Ben Minik Ogün Samast'a verilen cezayı normalin bile üstünde bularak olaya realist gözlerle bakıyorum. Kalan Ogünler bizimdir.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
İSTANBUL HAKKINDA İLK AĞIZDAN HOŞ BİR SOHBET.
Bugün öğle suları Zeytinburnu' nundan, Avcılar' a gitmek üzere metrobüse bindim. Bir elimde Ahmet Ümit'in 12 eylül zamanı, yaşanmış kısa hikayelerini anlatan '' Çıplak Ayaklıydı Gece'' isimli kitabı diğer yandan, ona eşlik eden Ajda Pekkan'la yolculuğa başladım.
Yanımda ki koltuk bir süredir boş. Her ne kadar yanıma güzel bir bayanın oturacağı ümidiyle kitabı mı okumaya devam etsem de, 60 yaşlarında yaşlı bir amca oturdu. Giyimi temizdi. Hatta bu sıcakta takım elbise giymesi de şaşılası şeydi doğrusu.
Tam Bahçelievler durağına gelmeye yakın parça değişirken amcanın '' Offf! Zaten İstanbul' un yazı ile kızına güven olmaz.'' dediğini duydum. Sonra yeni parça başladığında hala amca bir şeyler mırıldanıyordu. İ-podun pause tuşuna basıp kulak kabarttım birden.
Sonra daha fazla tutamadım kendimi ve sordum: '' Hayırdır Bey Amca, dertlisin galiba?'' dedim. Ve Avcılara kadar sürecek kısa ama bir o kadar da uzun olan sohbeti başlatmış oldum.
Amca: Sorma evladım eskiden de bu kadar sıcak olurdu ama, bu kadar bunaltıcı olmazdı hava.
Ben: Olur mu amca şimdi küresel ısınma var. Hiç yoksa senin bahsettiğinden 2-3 derece daha sıcak şimdi havalar. O yüzden bunalıyor insan.
A: Ben anlamam küresel ısınmadan. Biz buraya göç ettiğimizde İstanbul 1 milyondu. Şimdi nereden baksan 20 milyon.
B: Eee orası da doğru tabi!
A: Doğru ya. Eskiden sirkecide yaşardım ben. O zaman nerede böyle metrobüsler, otobüsler. Biz çemberli taşta yarım saat otobüs beklerdik. Şimdi 5dk. bir otobüs geçiyor. Eskiden her yer trendi. Hani siz taksime çıkıyorsunuz ya, her yerde ondan vardı.
B: Şimdi ki kadar kalabalıkta değildir galiba o zamanlar otobüsler?
Amca hafiften gülümsüyor ama, hasret, acı, pişmanlıklar herşey var o gülümsemede. Derken devam ediyor.
A: Ah evladım, ben Bakırköy'de yaşıyorum. İlk geldiğimizde Sirkeci'deydik. O zamanlar bir insan Kapalıçarşı'da, Sirkeci'de yaşıyorum dediği zaman, önünde ceket iliklenirdi.Varlıklı insanların semtleriydi buralar. Biz Beyoğluna çıkacağımız zaman, takım elbiselerimizi giyer, sinekkaydı traşımızı olur öyle çıkardık. Eskiden insanların bir birlerine saygıları vardı. Şimdi ne yaşlıya, ne kadına saygı kalmış. İstanbul eski İstanbul değil. Sana bu anlattıklarım 50 yıl öncesi.
Biraz daha yaşlı olsa hemen soracağım Atatürk'ü gördün mü diye? Ama artık az kaldı Avcılara varmak üzereyiz. Devam ediyor. Sözünü hiç kesmek istemiyorum.Yine bir ah çekerek devam ediyor konuşmasına.
A: Ah evladım, Ben Bakırköy'de yaşıyorum. Artık sayımız çok azaldı. Bizim gibi Bakırköy'lü kalmadı. Ya öldüler, yada kaçtılar buralardan. Benim annemin, babamın İstanbul dışında hiç akrabası yok. Yoksa bir dakika daha durmam burada bende giderim. Gurur duyulacak hiç bir şeyi kalmadı artık İstanbul'un. Eskiden de acımasız dı, yeni geleni gözünü kırpmadan harcardı, mamafih* şimdi başka türlü bir hal var bu şehirde...
Aynen konuştuğu gibi yazmaya çalışıyorum aklımda kaldığı kadarıyla. O zamana kadar ''mamafih'' bu kelimeyi hep Reşat Nuri Güntekin'nin kitaplarında duyardım. O çok kullanırdı. Hiç gerçek hayatta birinden duymamıştım. Şaşırdığımı eklemeliyim. Ben soruyorum, amca devam ediyor.
B: Başka bir hal derken?
A: Eskiden azıcık saf isen eğer, gözünün yaşına bakmaz basardı üstüne, lakin mertçe basardı. Şimdi namert bir tavrı var. Başka bir hal işte. Sizin anladığınız dilden anlatamam. Şimdiki gençler bile başka bir dil konuşuyor. Offff offf! artık yaşanmaz bu şehirde.
Bu son söylediği klişe cümleyi çok duydum ama, hiç gerekçesiyle duymamıştım. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar devam ediyor.
A: Bak, hiç unutmam bir gün arkadaşlarla Heybeliye gidiyoruz. O zamanlar adalara çok rağbet vardı. Biz bunaldık mı, ya Yeşilköy sahile ya da adalara kaçardık. En çokta heybeliye giderdik. Şarkısı da var hani. Nevalemizi almışız. Rakıyı bizim rahmetli Eyüp, babasınından manav alışverişi yapmak için para isteyip almış, gazeteye sarmış getiriyor. O zaman tekelden başka rakı markası yok öyle. Esasen benim alkolle aram hiç yoktu ama, kadim bir dostumuzun, sevdiği nişanı atmış dertli tabi. Onu kırmamak için bende udumu aldım, bir kaç arkadaş daha sirkeciden vapura bindik...
Derken anons geçiyor. '' Avcılar bu istikametteki son durağımızdır. '' gibi bir şeyler söylüyor banttan kadın.
Ne çabuk geçmişti yolculuk. Oysa daha öğrenecek neler vardı bu şehir hakkında ilk ağızdan. Bu kısa sohbet için teşekkür ediyorum amcaya. Daha önce hiç karşılaşmamış olan bana elini uzatıyor ve tokalaşıp ayrılıyoruz.
Çok duyar, çok okurdum eski İstanbul'u fakat, hiç bu kadar samimi dinlememiştim. Amcanın adını cismini öğrenemeden sırra kadem basıyor kendisi. Benim payımada bu yazıyı yazmak düşüyor tabi. Amcanın hatırına.
* Fakat, anlamındaki eskiden sıklıkla kullanılan bir kelime.
Yanımda ki koltuk bir süredir boş. Her ne kadar yanıma güzel bir bayanın oturacağı ümidiyle kitabı mı okumaya devam etsem de, 60 yaşlarında yaşlı bir amca oturdu. Giyimi temizdi. Hatta bu sıcakta takım elbise giymesi de şaşılası şeydi doğrusu.
Tam Bahçelievler durağına gelmeye yakın parça değişirken amcanın '' Offf! Zaten İstanbul' un yazı ile kızına güven olmaz.'' dediğini duydum. Sonra yeni parça başladığında hala amca bir şeyler mırıldanıyordu. İ-podun pause tuşuna basıp kulak kabarttım birden.
Sonra daha fazla tutamadım kendimi ve sordum: '' Hayırdır Bey Amca, dertlisin galiba?'' dedim. Ve Avcılara kadar sürecek kısa ama bir o kadar da uzun olan sohbeti başlatmış oldum.
Amca: Sorma evladım eskiden de bu kadar sıcak olurdu ama, bu kadar bunaltıcı olmazdı hava.
Ben: Olur mu amca şimdi küresel ısınma var. Hiç yoksa senin bahsettiğinden 2-3 derece daha sıcak şimdi havalar. O yüzden bunalıyor insan.
A: Ben anlamam küresel ısınmadan. Biz buraya göç ettiğimizde İstanbul 1 milyondu. Şimdi nereden baksan 20 milyon.
B: Eee orası da doğru tabi!
A: Doğru ya. Eskiden sirkecide yaşardım ben. O zaman nerede böyle metrobüsler, otobüsler. Biz çemberli taşta yarım saat otobüs beklerdik. Şimdi 5dk. bir otobüs geçiyor. Eskiden her yer trendi. Hani siz taksime çıkıyorsunuz ya, her yerde ondan vardı.
B: Şimdi ki kadar kalabalıkta değildir galiba o zamanlar otobüsler?
Amca hafiften gülümsüyor ama, hasret, acı, pişmanlıklar herşey var o gülümsemede. Derken devam ediyor.
A: Ah evladım, ben Bakırköy'de yaşıyorum. İlk geldiğimizde Sirkeci'deydik. O zamanlar bir insan Kapalıçarşı'da, Sirkeci'de yaşıyorum dediği zaman, önünde ceket iliklenirdi.Varlıklı insanların semtleriydi buralar. Biz Beyoğluna çıkacağımız zaman, takım elbiselerimizi giyer, sinekkaydı traşımızı olur öyle çıkardık. Eskiden insanların bir birlerine saygıları vardı. Şimdi ne yaşlıya, ne kadına saygı kalmış. İstanbul eski İstanbul değil. Sana bu anlattıklarım 50 yıl öncesi.
Biraz daha yaşlı olsa hemen soracağım Atatürk'ü gördün mü diye? Ama artık az kaldı Avcılara varmak üzereyiz. Devam ediyor. Sözünü hiç kesmek istemiyorum.Yine bir ah çekerek devam ediyor konuşmasına.
A: Ah evladım, Ben Bakırköy'de yaşıyorum. Artık sayımız çok azaldı. Bizim gibi Bakırköy'lü kalmadı. Ya öldüler, yada kaçtılar buralardan. Benim annemin, babamın İstanbul dışında hiç akrabası yok. Yoksa bir dakika daha durmam burada bende giderim. Gurur duyulacak hiç bir şeyi kalmadı artık İstanbul'un. Eskiden de acımasız dı, yeni geleni gözünü kırpmadan harcardı, mamafih* şimdi başka türlü bir hal var bu şehirde...
Aynen konuştuğu gibi yazmaya çalışıyorum aklımda kaldığı kadarıyla. O zamana kadar ''mamafih'' bu kelimeyi hep Reşat Nuri Güntekin'nin kitaplarında duyardım. O çok kullanırdı. Hiç gerçek hayatta birinden duymamıştım. Şaşırdığımı eklemeliyim. Ben soruyorum, amca devam ediyor.
B: Başka bir hal derken?
A: Eskiden azıcık saf isen eğer, gözünün yaşına bakmaz basardı üstüne, lakin mertçe basardı. Şimdi namert bir tavrı var. Başka bir hal işte. Sizin anladığınız dilden anlatamam. Şimdiki gençler bile başka bir dil konuşuyor. Offff offf! artık yaşanmaz bu şehirde.
Bu son söylediği klişe cümleyi çok duydum ama, hiç gerekçesiyle duymamıştım. Kısa bir sessizlikten sonra tekrar devam ediyor.
A: Bak, hiç unutmam bir gün arkadaşlarla Heybeliye gidiyoruz. O zamanlar adalara çok rağbet vardı. Biz bunaldık mı, ya Yeşilköy sahile ya da adalara kaçardık. En çokta heybeliye giderdik. Şarkısı da var hani. Nevalemizi almışız. Rakıyı bizim rahmetli Eyüp, babasınından manav alışverişi yapmak için para isteyip almış, gazeteye sarmış getiriyor. O zaman tekelden başka rakı markası yok öyle. Esasen benim alkolle aram hiç yoktu ama, kadim bir dostumuzun, sevdiği nişanı atmış dertli tabi. Onu kırmamak için bende udumu aldım, bir kaç arkadaş daha sirkeciden vapura bindik...
Derken anons geçiyor. '' Avcılar bu istikametteki son durağımızdır. '' gibi bir şeyler söylüyor banttan kadın.
Ne çabuk geçmişti yolculuk. Oysa daha öğrenecek neler vardı bu şehir hakkında ilk ağızdan. Bu kısa sohbet için teşekkür ediyorum amcaya. Daha önce hiç karşılaşmamış olan bana elini uzatıyor ve tokalaşıp ayrılıyoruz.
Çok duyar, çok okurdum eski İstanbul'u fakat, hiç bu kadar samimi dinlememiştim. Amcanın adını cismini öğrenemeden sırra kadem basıyor kendisi. Benim payımada bu yazıyı yazmak düşüyor tabi. Amcanın hatırına.
* Fakat, anlamındaki eskiden sıklıkla kullanılan bir kelime.
6 Temmuz 2011 Çarşamba
BALIKESİR HUTBESİ ATATÜRK’ÜN PAŞA CAMİİNDE YAPTIĞI KONUŞMA 7 ŞUBAT 1923
Allahın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçkleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.
Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’daki mânası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunarı arasında çelişki olması gerekirdi.
Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.
Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz.
Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitabetmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli ve siyasi, sosyal konularıdır.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçkleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.
Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’daki mânası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunarı arasında çelişki olması gerekirdi.
Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.
Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz.
Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır. Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitabetmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idâri, mâli ve siyasi, sosyal konularıdır.
İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması!
Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, ikiyüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki "Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur."
Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları hergün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır.
(ALINTIDIR.)
22 Haziran 2011 Çarşamba
AVRUPA BİRLİĞİ KOCA BİR ALDATMACA
Avrupa birliği bakanı, nam-ı diyar ''Baş müzakereci'' Sn. Egemen Bağış ne iş yapar? 9 senedir Avrupa Birliğinin, A'sını duymadık. Yoksa bu bakanlık, ''Halkı'', derin uykusundan uyandırmamak adına kurulmuş bir kademe midir? Avrupa Birliğine girmek gibi bir niyeti yoksa hükümetin bunu belirtip, hali hazırda hiç bir iş yapmayan bu bakanlığı kaldırması daha onurluca olmaz mı? Öyle ki; Geçen gün Türkçe Olimpiyatlarında görmesem Sn. Egemen Bağış'ı varlığını unutmaya başlamıştım.Ayrıca sormak isterim, 2009' un başından beri görevde olan bakanımıza, Devletten aldığı ödenekleri ne için kullanıyor? Sadece tatil için gittiğini düşündüğüm Avrupa ülkelerinin yerel lezletlerinin tadına varıyor, kültürel zenginliklerini keşvediyor, en iyi hotellerinde konaklıyor olsa gerek. Sonra da bizim ülkemize gelip bu standartlara sahipmiyiz diye şöyle bir göz gezdirip, ertesi gün nereye gideceğini planlıyor olsa gerek.
2011'in ikinci yarısına girmek üzere olduğumuz şu zamanlarda -2,5 yılda- hala görevinin başında olan Sn. Bakanımız önümüzdeki 4 yıl boyunca ne yapmayı planlıyor orası tam bir muamma.
Niyetler bu kadar açıkken neden bu düşünceler iki satır kelama dökülmüyor da, halk ayakta uyutuluyor? Madem siz söyleyemiyorsunuz ben söyleyeyim, Tez zamanda Avrupa birliğine tam üyelik sürecinin yürütülmesi amacı ile kurulmuş olan bu bakanlık kaldırılaaaaaaaa, Sn. Egemen Bağış'ın başı vurulaaaaa, yerine ABD'nin sırtını sıvazlama ve dalkavukluk bakanlığı kuraaaaaa, halkta bir bahane ile uyutulaaaaaaaaa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








