NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM








3 Ekim 2011 Pazartesi

CAMILIA ŞİLİ'Lİ BERNA TÜRKİYE'Lİ BİR KIZ

Camila Şili'li bir kız. Ayaklanmaların sembolü. Bugün ''Parasız Eğitim'' için başlattığı ayaklanmalar sonucunu verdi. Şili Milli Eğitim Bakanı ile anlaşmaya varmak için masaya oturdu.
Berna Türkiye'li bir kız. Bügün ''Parasız Eğitim'' isteğiyle açtığı pankart yüzünden 17 aydır ceza evinde tutuklu. 15 yıl ceza istemi ile yargılanıyor.
İşte Camila ile Berna'nın aralarındaki kıldan ince,kılıçtan keskin bağ bu.

27 Eylül 2011 Salı

Sanal Olan Hayatsa, Gerçek Çok Sıkıcı!

     Nedir bu sanal alemin kralı durumu? Nedir yani? İnsanın yazarken özgür olması mıdır yoksa, düşünerek yazmak için yeterince vaktinin olması mıdır sebep? Sanal alemde konuşkan,sempatik,anlayışlı insanların, yüz yüze iken dut yemiş bülbüle dönmelerinin sebebi nedir? Aslında çok kısa açıklanabilecek bir sebebi var bu durumun.İşte o sebep kişi başına düşen buluşma oranını 80 li yıllara göre yüzde 300 kadar arttırmıştır.*

     Sanal-sosyal alemde çok iyi anlaştığın insanlarla, yüz yüzeyken konuşacak iki kelimen yoksa ne anlamı var ki arkadaşlık etmenin? Demek ki neymiş; insanları sanal kimliklerine göre değerlendirmemek ya da yargılamamak lazımmış.

     Yazarken daha özgürsün, dilin sürçmez, programlanan sımaylar sayesinde istediğin yüz ifadesine bürünebilirsin, ses tonun karşındakinin hayal gücü kadar güçlüdür, fotoşopla mükemmel gözükebilirsin, google ile kültür mantarına dönüşebilirsin  vs. Ama gerçek hayatta ve yüz yüzeyken bir insanla, sadece kendin kadarsındır!

     İşte sanal alemde ilgimizi çeken insanların gerçek hayatta sıradanlaşmalarının sebebi budur. Bence.

* İstatistik tamamen uydurmadır ve muhtemelen oran daha fazladır.

19 Eylül 2011 Pazartesi

HERKESE KIDEM TAZMİNATI ( Devlete daha çok )

     Bir sene çalıştıktan sonra haksız bir sebeple işine son verildiği takdirde yıllık bürüt kazancının 1/12 sini tazminat olarak alırdın.''Sen misin beni sebepsiz yere işten çıkartan, bunu ödeyeceksin'' misali. Fakat özel sektörde, diğer tüm kanunlar gibi tazminat hakkını doğuran kanun tasarısı da, teoride ve pratikte aynı neticeyi vermiyordu. Devlet buna bir çözüm bulacakmış;

     Devlet ana ya da baba her neyse, diyor ki; ''Vatandaş mağdur olmasın!'' Bundan böyle kendi isteği ile de ayrılsa, bir seneden az da çalışmış olsa kıdem tazminatı almaya hak kazansın.

     Tabi böylesi bir durumda işvereni tutabilene aşk olsun. O zaman ne yapmalı? ''İşveren de mağdur olmasın!'' diye düşünmeli ve Bundan böyle İşveren de eskisi kadar çok tazminat ödemesin. Bir nev-i faydalı ortaklık. Ne şiş yansın ne kebap durumu.

     Devlet ne güzel düşünmüş değil mi? Hem herkes tazminat alacak hem de işveren bundan pek fazla etkilenmeyecek.

     Şimdi gelelim olayın püf noktasına. Cevabını aramamız gereken soru şu: Peki Devlet'in bundan ne çıkarı olacak? Vatandaşa hizmet mi? =)) ( Gülerim ben buna )

     Cevabı aramamız gereken husus basit. Aslında burada Devletimiz de hatırı sayılır bir işverendir. Her sene binlerce memur istihdam etmektedir. Ve özel sektöre nispeten hemen hemen hepsine de tazminat ödemektedir. Şimdi ben olsam devletin yerinde şöyle düşünürdüm: Değil mi ki, her sene ve her halükarda milyonlarca lira tazminat ödüyorum, o halde neden bu tazminatı daha az ödemeyeyim? İşte bana göre bütün bu vatandaş tazminatını alsın, işverende daha az ödeyerek mağdur olmasın safsatalarının altında yatan gerçek neden; Devlet memuruna zaten seve seve ödediği tazminatı daha az ödesinden ibaret.

     Sevgili hükümetim gerçekten vatandaşa hizmet mi vermek niyetindesin o halde bırak bu tazminat ayaklarını, özel sektörün, işçiye hak ettiği ücreti vermesini sağla yeter. O zaman bırak daha az ödemeyi al bütün tazminatın senin olsun.

3 Eylül 2011 Cumartesi

DEĞİŞEN RUH HALLERİ

     Dün sabahın erken saatlerinde bitişik daireden bir ses geldi: daha çok duvarda cam bir bardağın parçalanmasını andıran bir sesti bu. Yok yok kesin duvarda bir cam parçalanmıştır. Derken ardından bağrışmalar ,küfürler ve hakaretler bir bir sıralanmaya başladı. Birden kendimi yan odamda olan bir kavganın tam ortasında gibi hissettim. Bitişik nizamda oturmak görüldüğü kadar kolay değil tabi.
     Bir de karı koca arasına girilmez derler. Arada duvar olmasa girmek ne kelime buyrun bir tanede benim duvarımda parçalayın diyecektim az daha o kadar gaza geldim. Neyse daha bir kere merabalaşmadığım, muhtemelen 10 yılın üzerinde komşumuz olan çifti kendi haline bırakmaya karar verdim ve uyumaya devam ettim.''Sanki kendi haline bırakmama şansın mı var?'' demeyin, yani duvara yumrukla vurarak karşı taaruz başlatabilirdim. Aldırış ederler miydi bilemem ama en azından küçük bir tacizde bulunabilirdim. Ama yapmadım.
      Öğleden sonra olduğunda, uyandığım sırada gayri ihtiyari direk olarak yan daireye kulak kabarttım. Neyse ki büyük bir sessizlik hali hakimdi. Bu da demek oluyor ki; kavga sona ermişti. Onları ilk defa böyle görmüştüm. Görmüştüm pek uymadı tabi, o yüzden işitmiştim diyelim. Çalar saatim bile zaman zaman derin uyku halimden bu kadar kolay vazgeçiremiyordu beni. Sabahki buhran on çalar saat gücüne eşitti ve kesinlikle abartmıyorum.
      Biraz kafa yordum bunun üzerine malum bizde evleneceğiz, çift olacağız. Yani bu çift zamanında birbirlerine kur yapmadılar mı? Hayatlarını birleştirme kararı aldıklarında heyecanlanmadılar mı? Bir birlerine şiirler, şarkılar hediye etmediler mi? Otomatik kalkan pembe panjurlu residance dairesi hayali kurmadılar mı? Ne yani: o gün ki akıllarıyla bir birlerini seviyorlardı da, bugün ki akıllarıyla sevmiyorlar mı artık birbirlerini? Evlilik garip şey, biriyle birlikte yaşlanmak ve hatta sadece yaşlanmak, bunların tümü garip şeyler. Yaşamadan nasıl bilebilir ki insan? En iyisi yaşayalım görelim, belki o zaman hak veririm onlara.
     Fakat, asıl merak ettiğim; bu sadece o an için, çiftin girdiği ruh halinin bir yansıması mıydı? Yoksa affedilemez bir hatanın neden olacağı sonuçların girizgahı mı? Neyse, bunu daha sonra uzun uzun konuşuruz...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

BARÇA'NIN ÇİFTLİĞİ ( LA MASİA )

     Dünya'da yetenekli bir futbolcu varsa, Barcelona'da, La Masia'dan yola çıkan bir çift göz emin olun onu takip ediyordur. Barça'nın maçlarını seyredenlere ''2060 yılının futbolunu oynuyorlar'' diye haykırtan da La Masia, çünkü o futbol, küçüklükten burada enjekte ediliyor. Bu gün Barcelona'da top koşturan çoğu futbolcu La Masia nın zorlu şartlarından çıkmadır. La Masia katalanca da çiftlik demek. Xavi'den Pique'ye, Fabregas'tan Messi'ye bir çok futbolcu bu çiftliğin ürünü. Kısacası Barcelona ihtiyac duyduğu bütün yıldızları bu çiftlikte yetiştiriyor. Geçen ay yeni binasına taşınmasının ardında eski hali müzeye dönüştürülmüştür.

     Barcelona'nın 50 milyona euroya yakın geliri var ve tabi aynı miktarda da gideri. Sizin anlayacağınız kazandığı her kuruşu yine futbol için harcayan bir klüp Barcelona. ( mes que un club )

     Çocuklar sokaklarda misket oynayacakları yaşlarda alınıp, getiriliyorlar La Masia'ya. Kapıdan içeri alınmak için iki şart var; 6 yaşından büyük olmak ve futbol için yaşıyor olmak. Bu çiftlikte çocuklar büyük bir disiplin içerisinde yetiştiriliyor. Çocuklara, Messi'nin deyimiyle; '' Orada çocuklara kazanmak için değil, iyi bir futbolcu olmak için oynamak öğretilir.'' felsefesine bağlı kalarak ahlaklı futbol nasıl oynanılırın mantığı aşılanıyor. Yani burada çocuklara hırslarını top oynamak için kullanmaları öğretiliyor. Kazanmaktan çok, iyi futbol oynamak her şeyden önemli La Masia'da.

     La Masia'dan çıkan 40 yetenek avcısı dünyayı her sene geziyor. Bazen Arjantin'in fakir mahallelerinde hiç bir umudu olmayan bir çocuk, bazen de futbol için canını verebilecek Afro Amerikan bir göçmen; bu seçimler yapılırken ırk,din,dil ayrımı yapılmadan tek kıstas futbol olarak dünyanın dört bir yanından yetenekli çocuklar bu gözlerin markajına takılıyor ve bir anda kendilerini La Masia denen bu çiftlikte buluyorlar. Tabi burası sadece bir başlangıç, Çocukları buraya girdikten sonra bekleyen her engel, aslında onlara Nou Camp'ın büyülü biletini kazanma fırsatı veren aşılması gereken amaçlardan başka bir şey değildir. Tabi Nou Camp' ın kapılarını aralamak sanıldığı kadar kolay değil! Çocukları bu çiftlikte çok zorlu bir program beliyor.

     Kısacası 4-4-3 töresine boyun eğmek zor zanaat. Messi olabilmek zor zanaat. Nou Camp' ı doldurabilmek zor zanaat. Ama imkansız mı? Asla!


17 Ağustos 2011 Çarşamba

ONLAR BENİM KAHRAMANIM

          Doğan Cüceloğlu'nun Remzi Kitabevinden çıkan bu eseriyle 2009 sonbaharı tanıştım. Rafta o kadar sönük duruyordu ki; yazarı tv programlarından tanımasam almazdım. Geçen yaz tatilde okuyabildim anca. Şimdi ikinci kez okurken bu yazıyı yazmakta şart oldu.

          Kitap Gültekin Yazgan ile eşi Tülay Hanım'ın akıllara durgunluk veren gerçek yaşam öyküsünü Doğan Cüceloğlu yorumuyla bizlere aktarıyor. Yalnız bunu sıradan bir yaşam öyküsü sanarsanız hataya düşersiniz. Kitabı okurken yer yer sıkılıyorsunuz ve itiraf etmeliyim ki okuması zor bir kitap. Fakat, sonunda farkına varacağınız gerçeklere ulaşmak pahasına, her kelimesi büyük bir sabırla okunası bir kitap.

          Bu kadar övülecek ne olabilir ki? Altı üstü bir kitap ve gerçek hayatlar. Gerçek hayatlarda, filmlerde ki gibi olağanüstü şeyler olmaz diye düşünüyor da olabilirsiniz. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız bu kitabı okumadığınız içindir. Bu son kurduğum cümle biraz iddialı oldu ama sonuna kadar arkasındayım =))

          Ve kitabı şöyle özetleyeyim: Hayatınızda yaşadığınız zorlukları düşünün, en zor anlarınızı düşünün. Aşılmasını imkansız gördüğünüz kusurlarınızı düşünün. Bunlar hafızanızın bir köşesinde dururken şu soruya yanıt verin. Bir insan, ilk okul mezunu bir insan düşünün ki, 18 yaşından sonra sırasıyla orta okulu ve liseyi bitirsin, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırıp dereceyle mezun olsun, Enstürman çalmayı öğrensin, İngilizce konuşmayı öğrensin, Öğretmenlik yapsın. 18 yaşında aldığı bir kararla bir anda bunları çok kısa bir sürede başarsın. Bu mümkün mü? Eğer bunun mümkün olabileceğini düşünüyorsanız, bir de o çocuğun kör olduğunu düşünün...

                                           Gültekin Yazgan ve Tülay Yazgan

          Daha fazlası kitapta yer alıyor. Tüm bunları yaşarken elinden tuttuğu ve ömür boyu bırakmadığı eşi Tülay Yazgan'ın da hatıralarıyla bu yaşam öyküsü bizimde yaşamlarımıza ışık tutacak kadar berrak.

          Tüm bunları yaşarken Gültekin Bey'in karşılaştıkları zorluklar karşısında takındığı tavır kitabı okurken böyle insanların hala bir yerlerde yaşamış ya da yaşıyor olduğu gerçeğini yüzünüze tokat gibi çarparken, bir parça tevekkül derlemenize de yardımcı oluyor.

          Eğer hala apartmana girdiğinizde asansörün bozuk olduğundan şikayet ediyorsanız ve o merdivenleri çıkmak zorunda kaldığınız için, hayatın ne kadar zor olduğunu düşünüyorsanız, bu kitaba bir göz atın derim...


Not: Gültekin Yazgan'ın kendi kaleminden kendi hayatını anlattığı, Doğan Kitap'tan çıkma Kör Uçuş adlı eseride mevcut. Onuda kısa zamanda okumayı düşünüyorum. İyi Seyirler.