Bazı insanlar şansız doğar
Bazı insanların biraz şansı vardır.
Bazı insanlar komple şansla doğarlar.
Yok bu satırlar mani ya da şiir olmayacak. Hepsi bu. Yani ingilizlerin deyimiyle; That's all!
Böyle bakınca duruma, insanları 3 e ayırdım ben. Etkili bir giriş yapamadım. Normalde şu an bu satırları yazarken, yazının devamını okunabilir kılmak için ilginç şeylerden bahsetmem ve dikkat kestirmem gerekirdi. Ama hiç bir bok çıkmıyor klavyeden. Bu yüzden de saçmalıyor gibi bir hisse kapıldım şuan. Aslında gerçekten saçmalıyorum. Neden? Çünkü, Bir resmin dili olmak istedim. Ama benim yazı kifayetim biraz iptidai kaldı.
Neyse, aşağıda resim var! Buyrun beraber bakalım.
Bir daha deneyim ama şansımı önce. Öhhö öhhö!
Şanssız insanların dünyası bu boktan dünya. Çünkü bu dünyaya şanssız insanlar hakim. Çünkü çoğunluklar. O kadar çok olmalarına rağmen azınlıktaki şanslı kesme söz geçiremiyorlar. Aslında bu durum mantığa aykırı ve hiç rasyonel değil. Son tahlilde çoğunluğun, azınlığı her zaman ezmesi gerek. Ama bu dünya'nın herhalde yüzde 20'lik bir kesmi diğer yüzde 80'e fena halde diz çöktürmüş durumda. Diz çöktürmüş biraz kibar ve onurluca oldu farkındayım. Bu durum biraz daha onursuzca. O yüzden, kucaklarına oturtturmuş falan desem cuk oturur her halde. Kim bilir kaç yüzyıldır bu kucak dansı devam ediyor?
Kısacası ''Welcome to the world of CAPİTALİZM!''
Not: Son kısmı ingilizce yazdım, çünkü artık küçük esnaf bile tabelalarında bu dili kullanıyor. Son cümlem bu yazının en vurucu kısmı olması gerekiyor o yüzden de, belki ülkemin berberi, ( couffeu... bunu yazamıycam şimdi.) kafesi, ( cafe ) manavı ( greengrocer )... anlamaz diye korktum. Yani Fuzuli bugün yaşasaydı ve ''Leyla vü Mecnun'' u ''Leyla & Crazy'' diye yazmasaydı, eser çöpe gidebilirdi.
Ne yazık ki yolda giderken bu adamı fark etmezsiniz o otobüsü fark ettiğiniz kadar.
Resim bu: Yorum sizin,
Benim yorumum ise; Ne güzel geleceği lan! Muhtemelen bu çocuk ailesi tarafından hayatı boyunca hiç şımartılamayacak bile. Şeklinde olacak.
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
18 Şubat 2012 Cumartesi
24 Ocak 2012 Salı
NEŞELİ GÜNLER ft. GÜLEN GÖZLER
''Neşe'' bir mutluluk halidir ya da ilkokul öğretmeninizin adıdır. Dünyanın en güzel kadınının ismi de olabilir aşıksanız eğer. Kimine göre ise sadece Karaböcek soyisimli bir hanimefendiyi çağrıştırabilir. Aslına bakılırsa bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişiye biteviye değişen bir kavramdır.
Örneğin bana göre neşe, Adile Naşit ile, Münir Özkul'un, turşunun iyisinin sirke ile mi yoksa limon ile mi daha iyi olur diye tartışırken birbirlerine yaptıkları cilvedir., Ahmet Sezerel'ın, Oya Aydoğan'ı fabrika çıkışında beklemesidir. Vecihi'nin fıkra anlatırken bir türlü Yaşar Bey'i güldürememesidir. Siyah beyaz filimlerin ilk yarısında, yani henüz kötü adam ortaya çıkmadan önce yaşanan mutluluk sahneleridir. Kocaman bir ailenin hayata karşı takındığı tavırdır. Paranın aslında her şey olmadığının ispatıdır. Yeşilçam'ın omurilik soğanıdır Neşe.
Sıradan bir film, duyguları sağırlaşmış bir çok insana, aile bağlarının, ayakkabı bağından bir farkı olduğu hatırlatabilir bu post modern dünyada. Ya da sıradan bir film sadece sıradan bir filmdir. Dedim ya ''Film'' de bir kelimedir ve bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişeye biteviye değişir.
Günlerinizin neşe ile geçmesi ve Gözlerinizin Gülmesi dileğiyle...
13 Ocak 2012 Cuma
HAYAT AĞZIMIZA SIÇSIN DİYE BÖYLE AÇMIŞ BEKLİYORUZ
Ne kadar boktan bir hayatın parçasıyız böyle. Her gün işe git, aynı çukurlu yolu kullan, aynı insanları gör, aynı müzikleri dinle, aynı kıyafetleri giy, aynı çantayı taşı, aynı arabayı kullan, aynı kahvaltıyı yap... Yıllardır sabah kalktığımda penceremden izlediğim manzarada bile gram değişiklik yok. Yani benim şu ara hayattan anladığım dibe doğru süren bir yolculuk. Bunu daha iyi anlıyorum. Her gün biraz daha derinleşiyor sanki içine düştüğüm kuyu. Ne ışık var, ne merdiven. Her gün çıkması biraz daha imkansızlaşıyor.
Ufacık değişiklikler de olmasa, her şey bir önceki sikindirik günün aynısı olacak. Mesela iyi ki hafta sonları var da uyku düzenim bozuluyor ya da iyi ki sevdiğim dizi her gün oynamıyor. İyi ki her gün gündüz değil. İyi ki aptal, zeki, huysuz, aksi, mutlu, uzun, kısa, çirkin, güzel insanlar var. Hatta iyi ki, her zaman yaz ya da her zaman kış değil. Hayatın anti-depresanları gibi bu değişiklikler.
Sanırım bir ay daha ufak değişikliklerle kendimi oyalayabilirim. Sonra yine aynı terane. İşte bu boşluk anlarında insan Nirvana'ya ermek istiyor. Bu arada belki doğrusunu biliyorsunuzdur ama ben yine de açıklayayım. Nirvana'ya ermek demek, şu bizim rock yıldızı Nirvana gibi hayatın anlamsızlığının farkına varıp, yaşamına son verme kıvamına gelmek değil. Nirvana: Budizm'de bir aydınlanma evresidir. Bir mumun alevinin sönmesi ya da söndürülmesi anlamına gelir. Yani; insanın arzularından kurtulduğu andır Nirvana'ya erdiği an. Ama Nirvana'ya erişme isteğinin de bir arzu olduğunu düşünürsek, bu teori biraz kendi kendini çürütüyor. O yüzden de daha ileri derece olan Lotus Sutra'yı geliştirmiş Buda inancı. Lotus Sutra da... Oooo konu nereden nereye gelmiş. Neyse daha fazla konu sapıtmadan son paragrafı yazayım.
Kısacası hayat BOK! Düzen böyle hastalıklı bir saplantı sanki. Öyle ki; insanın yeri geliyor düzensizliği bile bir düzene dönüşü veriyor. Ne kadar can sıkıcı bir hayat yaşıyoruz. Ya da yaşıyoruz demeyim, illaki her gün bangi jumping yapan insanlar da vardır onlara haksızlık etmeyeyim. Zaten herhalde bütün o uzaya çıkma muhabbetlerinin temeli bu hayatın sıkıcılığına dayanıyordur. Akvaryumdan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibiyiz. Sürekli yer küreyi terketmek için denemeler yapıyoruz. Allah NASA'ya zeval vermesin. Belki bir gün Mars'ta yaşarız belli mi olur. Hem değişiklik olur, hepimize iyi gelir. Alla allaaa noluyor bu konuya sürekli dağılıyor. Madem olmuyor o zaman yazı bitti. =))
Ufacık değişiklikler de olmasa, her şey bir önceki sikindirik günün aynısı olacak. Mesela iyi ki hafta sonları var da uyku düzenim bozuluyor ya da iyi ki sevdiğim dizi her gün oynamıyor. İyi ki her gün gündüz değil. İyi ki aptal, zeki, huysuz, aksi, mutlu, uzun, kısa, çirkin, güzel insanlar var. Hatta iyi ki, her zaman yaz ya da her zaman kış değil. Hayatın anti-depresanları gibi bu değişiklikler.
Sanırım bir ay daha ufak değişikliklerle kendimi oyalayabilirim. Sonra yine aynı terane. İşte bu boşluk anlarında insan Nirvana'ya ermek istiyor. Bu arada belki doğrusunu biliyorsunuzdur ama ben yine de açıklayayım. Nirvana'ya ermek demek, şu bizim rock yıldızı Nirvana gibi hayatın anlamsızlığının farkına varıp, yaşamına son verme kıvamına gelmek değil. Nirvana: Budizm'de bir aydınlanma evresidir. Bir mumun alevinin sönmesi ya da söndürülmesi anlamına gelir. Yani; insanın arzularından kurtulduğu andır Nirvana'ya erdiği an. Ama Nirvana'ya erişme isteğinin de bir arzu olduğunu düşünürsek, bu teori biraz kendi kendini çürütüyor. O yüzden de daha ileri derece olan Lotus Sutra'yı geliştirmiş Buda inancı. Lotus Sutra da... Oooo konu nereden nereye gelmiş. Neyse daha fazla konu sapıtmadan son paragrafı yazayım.
Kısacası hayat BOK! Düzen böyle hastalıklı bir saplantı sanki. Öyle ki; insanın yeri geliyor düzensizliği bile bir düzene dönüşü veriyor. Ne kadar can sıkıcı bir hayat yaşıyoruz. Ya da yaşıyoruz demeyim, illaki her gün bangi jumping yapan insanlar da vardır onlara haksızlık etmeyeyim. Zaten herhalde bütün o uzaya çıkma muhabbetlerinin temeli bu hayatın sıkıcılığına dayanıyordur. Akvaryumdan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibiyiz. Sürekli yer küreyi terketmek için denemeler yapıyoruz. Allah NASA'ya zeval vermesin. Belki bir gün Mars'ta yaşarız belli mi olur. Hem değişiklik olur, hepimize iyi gelir. Alla allaaa noluyor bu konuya sürekli dağılıyor. Madem olmuyor o zaman yazı bitti. =))
Etiketler:
bungi jumping,
lotus sutra,
mars,
nasa,
nirvana
7 Ocak 2012 Cumartesi
KURTULUŞ SON DURAK
'' Kadın dayak yedi'' haberlerinin ardından binlerce ileti yazanlar, biliyorum şu an gündemde kadına uygulanan bir şiddet vakası yok! ''O yüzden ayaklanmamız için bir sebep de yok'' diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama böyle olaylar olmadan önce de duruma tepki gösterebilirsiniz!
Bu tarz olayların her gün ekrana gelmemesi, bir yerlerde sapık ruhlu insanların, kendileri karşısında savunmasız eşlerine ya da hiç tanımadıkları kadınlara şiddet uygulamadıkları anlamına gelmez. Hatırlamamız için illaki bir kadının öldüresiye dövüldüğü bir haberin yayınlanmasını beklememiz de gerekmez. Tüm samimiyetimle '' Duyarlı olun lan biraz. '' demek istiyorum.
Neyse öfkemi kustuğuma göre bu konuda duyarlı bir yönetmen olan Yusuf Pirhasan'a böyle bir projeye imza attığı için sizin adınıza da teşekkür ediyorum.
Film özetle sıradan bir mahallede, sıradan olmayan kadınların hikayesini anlatıyor. Onlar sıradan değiller çünkü, onların bağlı oldukları bir ilkeleri var. Bir kaç kadın, kendilerindeki gücün farkına varıp, bir araya gelerek tek bir ağızdan haykırıyorlar: '' Biz her türlü şiddete karşıyız '' diye
Kurtuluş Son Durak' da Demet Akbağ, Asuman Dabak, Ayten Soykök, Damla Sönmez, Nihal Yalçın ve Belçim Bilgin'in oyunculukları filmi almış ve başka başka yerlere götürmüş zaten. O konuda söylenecek pek fazla bir şey yok.
Her şeyden önce film verdiği mesaj ile sadece ''Türk Sineması'' için değil, ''Türk Toplumu'' için de önemli bir noktada duruyor ve misyon üstleniyor.
Geçtiğimiz günlerde galası yapılan filmde, davetliler hoş bir süprizle karşılandı. Çıkışta herkese fuşya rengi fularlar dağıtıldı. Bunun espirisini anlamanız için illaki filme gitmeniz gerekiyor.
Bu da filmin fragmanıdır.
İyi Seyirler...
30 Aralık 2011 Cuma
YILBAŞI PİYANGOSU BANA ÇIKARSA
Hayatımda ilk defa kendim için bir şeyler umut ederken eylemde bulundum ve bir piyango bileti aldım. İnanmak başarmanın yarısı diyorlar ya. Bence tamda salaklara göre bir cümle bu. İnanmak başarmanın yarısı falan değil. İnanmak, hayal kurmaya başlamanın ilk adımı.
Bende önce piyangonun bana vuracağına inandırdım kendimi. ( Tam olarak inanmış değilim tabi. Çalışmalarım sürüyor günde en az üç kere kendime telkinde bulunuyorum kazanacaksın diye ) Sonra başladım hayal kurmaya. Şimdi bu para bana çıkarsa ne yapacağım ? Hemen altıma maserati çekmeyeceğim tabi. O zaman bana çıktığı çok belli olur. =))
Sonradan görme gibi şimdiye kadar kurduğum hayalleri çöpe atıp, paranın büyüsüne kaptırmamayı düşünüyorum kendimi evvela. Ezelden gelen hayallerime yer vereyim diyorum. Benim o makul hayallerim.
Hepsini yazamayacağım ama ilk 5 listesi yapabilirim.
Mesela birincisi, şöyle İspanya'ya, Madrid dolaylarına uzanıp, bir El clasico izlemek şahane olurdu. Playsitation'da oynaya oynaya Messi'nin 3D olduğuna falan inanmaya başladım çünkü. Yakından görmem şart. Hem gitmişken Arda'nın üzerine boğa salarım belki. Düşününce eğlenceli geliyor. Nasılsa bok gibi param olacak.
İkinci olarakta Mısır gezisi olabilir. Dünyada görülmeye değer şeylerin 3'te 1'i Mısır'daymış hem. Şöyle güneş batarken çölde deve üzerinde bir tura çıkmak, İskenderiye Feneri'nde içmek demiycem çünkü, ülkeye canlı dönmek istiyorum yapacak çok şey var daha. =)) Piramitleri avcumun içinde tutarken fotoğraf çekinebilirim mesela. Çok şapşalca ama herkes hayatta bir kere bu foto hilesini yapmalı bence. Ordanda Marakesh, Casablanca falan bir Fas yapar geri dönerim.
Üçüncü olarak kocaman bir arazi satın alırdım. Bol yeşillik içinde, koca bir ev-kütüphane yaptırırdım. Şöminesi de olurdu. Ahşap ve eski taş duvarları olurdu. Mistik bir havası. İngiliz mimarisi. Şöminenin karşısında, kahve içerken kitap okumanın dayanılmaz hafifliğini iliklerime kadar hissederdim. Her zaman değil tabi. Hayata küsmek için daha erken. 50 den sonra kendimi oraya kapatmayı düşünebilirim ama.
( Buna uygun bir resim bulamadım. Aslında aramadım da. =)) )
Dördüncüsü en az bir yıllığına Amsterdam'a yerleşirdim. Yel değirmenleri ülkesi. Sular altında kalmadan önce bu ülkenin tadına varmak istiyorum. Sakal bırakırdım. Kapri giyerdim. Bisiklete binerdim. Yel değirmenlerinin altında içerdim. Her gün içerdim. Ne bulursam içerdim ama. Partiler verirdim sonra. Eğlenceli olurdu. Bir yıl Amsterdam'da yaşanır hertürlü. Ömrümün sondan 5 yılını burada 1 yılda seve seve tüketirdim anlayacağınız. Ama belki sonbahar için İstanbul'a gelebilirdim. Çünkü sonbahar en güzel İstanbul'da yaşanır.
Beşinciye'de Venedik'te akşam spagetti yemek diyorum. Basit ama etkili. =)) Mam ma mia yani anlayacağınız.
Daha o kadar çok şey var ki, utanırım anlatamam.
Tabi bu arada ev, araba falan alıyorum. Ailemi ihya ediyorum. Kimsesizlere, muhtaçlara yardım yapıyorum. Eğitimime harcıyorum. Hepsine olmasa da ''Tamam lan çıkarsa eğer sana da şunu alacağım.'' Diye söz verdiklerimi yerine getiriyorum. Bunlar bankolar zaten.
Daha neler neler...
Not: En kötü 50.000, 100.000 bine falan da razıyım. =))
Bende önce piyangonun bana vuracağına inandırdım kendimi. ( Tam olarak inanmış değilim tabi. Çalışmalarım sürüyor günde en az üç kere kendime telkinde bulunuyorum kazanacaksın diye ) Sonra başladım hayal kurmaya. Şimdi bu para bana çıkarsa ne yapacağım ? Hemen altıma maserati çekmeyeceğim tabi. O zaman bana çıktığı çok belli olur. =))
Sonradan görme gibi şimdiye kadar kurduğum hayalleri çöpe atıp, paranın büyüsüne kaptırmamayı düşünüyorum kendimi evvela. Ezelden gelen hayallerime yer vereyim diyorum. Benim o makul hayallerim.
Hepsini yazamayacağım ama ilk 5 listesi yapabilirim.
Mesela birincisi, şöyle İspanya'ya, Madrid dolaylarına uzanıp, bir El clasico izlemek şahane olurdu. Playsitation'da oynaya oynaya Messi'nin 3D olduğuna falan inanmaya başladım çünkü. Yakından görmem şart. Hem gitmişken Arda'nın üzerine boğa salarım belki. Düşününce eğlenceli geliyor. Nasılsa bok gibi param olacak.
İkinci olarakta Mısır gezisi olabilir. Dünyada görülmeye değer şeylerin 3'te 1'i Mısır'daymış hem. Şöyle güneş batarken çölde deve üzerinde bir tura çıkmak, İskenderiye Feneri'nde içmek demiycem çünkü, ülkeye canlı dönmek istiyorum yapacak çok şey var daha. =)) Piramitleri avcumun içinde tutarken fotoğraf çekinebilirim mesela. Çok şapşalca ama herkes hayatta bir kere bu foto hilesini yapmalı bence. Ordanda Marakesh, Casablanca falan bir Fas yapar geri dönerim.
Üçüncü olarak kocaman bir arazi satın alırdım. Bol yeşillik içinde, koca bir ev-kütüphane yaptırırdım. Şöminesi de olurdu. Ahşap ve eski taş duvarları olurdu. Mistik bir havası. İngiliz mimarisi. Şöminenin karşısında, kahve içerken kitap okumanın dayanılmaz hafifliğini iliklerime kadar hissederdim. Her zaman değil tabi. Hayata küsmek için daha erken. 50 den sonra kendimi oraya kapatmayı düşünebilirim ama.
( Buna uygun bir resim bulamadım. Aslında aramadım da. =)) )
Dördüncüsü en az bir yıllığına Amsterdam'a yerleşirdim. Yel değirmenleri ülkesi. Sular altında kalmadan önce bu ülkenin tadına varmak istiyorum. Sakal bırakırdım. Kapri giyerdim. Bisiklete binerdim. Yel değirmenlerinin altında içerdim. Her gün içerdim. Ne bulursam içerdim ama. Partiler verirdim sonra. Eğlenceli olurdu. Bir yıl Amsterdam'da yaşanır hertürlü. Ömrümün sondan 5 yılını burada 1 yılda seve seve tüketirdim anlayacağınız. Ama belki sonbahar için İstanbul'a gelebilirdim. Çünkü sonbahar en güzel İstanbul'da yaşanır.
Beşinciye'de Venedik'te akşam spagetti yemek diyorum. Basit ama etkili. =)) Mam ma mia yani anlayacağınız.
Daha o kadar çok şey var ki, utanırım anlatamam.
Tabi bu arada ev, araba falan alıyorum. Ailemi ihya ediyorum. Kimsesizlere, muhtaçlara yardım yapıyorum. Eğitimime harcıyorum. Hepsine olmasa da ''Tamam lan çıkarsa eğer sana da şunu alacağım.'' Diye söz verdiklerimi yerine getiriyorum. Bunlar bankolar zaten.
Daha neler neler...
Not: En kötü 50.000, 100.000 bine falan da razıyım. =))
29 Aralık 2011 Perşembe
Platonik Megoloman
Bu evren benim için yaratıldı.
Sırf ben gezinebileyim diye sokakları yapıldı.
Yalnız kalmayım diye diğer insanlar.
Sonra bir de sen varsın tabi.
Aşık olayım diye sen yaratıldın.
Şimdi oralarda bir yerlerdesin.
Sahi neredesin?
Keşke dünya bu kadar karmaşık bir yer olmasaydı.
Sen olsaydın.
Bir de ben.
Tabi sokaklarda...
Sırf ben gezinebileyim diye sokakları yapıldı.
Yalnız kalmayım diye diğer insanlar.
Sonra bir de sen varsın tabi.
Aşık olayım diye sen yaratıldın.
Şimdi oralarda bir yerlerdesin.
Sahi neredesin?
Keşke dünya bu kadar karmaşık bir yer olmasaydı.
Sen olsaydın.
Bir de ben.
Tabi sokaklarda...
18 Aralık 2011 Pazar
BAZEN BİR SAYFAYA BEDELDİR TEK BİR CÜMLE
Şimdi ben buraya affetmek konusunda bir sayfa dolusu örnekleme yapardım fakat, bu sefer kolaya kaçacağım sanırım. Ve anlıyorum ki; Bazen bazı konular hakkında sayfalar dolusu şey yazarak, anlatmak istediğinizi okuyucuya kolay yoldan ve tam anlamıyla geçirebilirsiniz. Bazen de tek bir cümle ile zor yoldan başarabilirsiniz.
İşte O tek cümlelik, sayfalara bedel özdeyiş:
Affetmek için iki kişilik erdem lazım. ''Hem onu affetmek, hem onu affettiğin için kendini affetmek.'' (Orson Welles)
İşte O tek cümlelik, sayfalara bedel özdeyiş:
Affetmek için iki kişilik erdem lazım. ''Hem onu affetmek, hem onu affettiğin için kendini affetmek.'' (Orson Welles)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








