NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM








1 Nisan 2012 Pazar

Bir Bambudan Daha Fazlası Bir Dost

     Her şey iki yaprakla başlamıştı...

     Daha sonra devam ettirmeyi düşündüğüm hikayenin ilk cümlesi böyle başlayacak.

     Bu başlangıç gün geçtikçe koca bir hikaye olacak.

     Giderken bir bitkiden daha öte bir dost bırakmıştım arkamda. Bakamadılar ona. Kırıldı. Oysa döndüğümde bıraktığım yerde bulmayı ne çok istemiştim onu. İlk elime gelişini bilirim. Yine iki yaprakla başlamıştı her şey. Koca kışı atlatmıştık beraber sonra tam 7 tane yaprağı olmuştu. Bıraktığımda tam 7 yaprağı vardı. Döndüğümde ise tüm varlığıyla yok olmuştu bu dünyadan. 

     Bir gün telefonda öğrendim gözümden sakındığım bambumun kırıldığını. Onca bitkinin arasında, durduk yere üzerinde bulunduğu cam sehpa orta yerinden çatlamış ve sadece benim bambum kırılmış. Olacak şey değil! Sadece o.

     Üzerinden neredeyse iki sene geçti. Bu gün yeni bir başlangıç yapmaya nihayet karar verdim. Ve sabah soluğu Eminönü'nde aldım.O kadar bambunun arasında tanıdım onu. Reenkarnasyon dedim işte bu. Bu sefer nereye gidersem gideyim arkamda bırakmayacağıma dair söz verdim zat-ı aline. Anlaştık. 

     ...Ve yine her şey iki yaprakla başlamış oldu bu sabah.

     Yarın ilk iş bir damacana erikli almak olacak yeni dostuma. =))

     Gelişmeleri buradan paylaşacağım artık. 




28 Mart 2012 Çarşamba

Bize Bir Suçlu Gerekti Bizde O Suçluyu Yarattık...

     Bir film izledim, bir kitap okudum hayatım değişti saçmalıklarına inanıyor musunuz gerçekten? Bir insan da gelip öyle hayatınızı değiştiremez. Bir süre farklı şeyler yaşatır ama yine de değiştiremez.

     Hayatınıza bir kadın sokarsınız sonra bütün pencereler ona doğru açılır. Onun mutluluğu sizin mutsuzluğunuza dönüşür bir süre sonra. Çünkü kendiniz değilsiniz o saatten sonra. Onun, sizden olmanızı istediği kişiye dönüşmeye çalışırsınız. Tabi şöyle ol, böyle yap demez karşınızdaki. Kendi kafanızda ''Ulan normalde ben bunu böyle yaparım ama onun şöyle hoşuna gider kesin. O halde onun hoşuna gidecek olduğunu düşündüğüm gibi davranayım.'' dersiniz. Kendi kişiliğinize attığınız en büyük kazıktır bu. Sonunda da her türlü kaybeden yine siz olursunuz. Birinci, ikinci ve üçüncü şahısların tecrübeleriyle sabitlenmiştir bu yazdıklarım.

     En iyisi kendiniz olmak. Her türlü kaybedeceğinize göre, sonunda yine kendinizle baş başa kalacaksınız. Hiç değilse, kendinizle yalnız kaldıktan sonra kişiliğinizin yüzüne bakabilirsiniz.

     İnsanlar gerçekten yaşamak istedikleri şeyleri yaşamaktan korktukları sürece biz daha çok yalnız kalırız çooookkkk!

24 Şubat 2012 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUN!


     Sana bir yazı hediye ediyorum bugün. İçinde bazı şeyleri bulabileceğin bir yazı.

     En iyi bildiğim işi yaparak özel bir şekilde kutlamak istedim bu günü. Çünkü, bugün gerçekten özel bir gün. Çok fazla iddialı değilim onu baştan söyleyeyim ama yine de şansımı deneyeceğim. Aslında müzisyen falan olmayı isterdim, adına parça bestelemek için ya da bir ressam olsaydım yüzündeki kocaman gülümsemenle bir portre armağan edebilirdim sana. Şiir yeteneğim bir liselinin ki kadar bile olsaydı en azından isminin baş harflerinden bir akrostiş yazabilirdim.

     Bu ve bunun gibi hiç bir meziyete sahip olmadığım için en iyi bildiğim şekilde kutlamak istedim, 24 şubatta gelen bu lütfu. Yazarak.

     Bir şirkette arkamız bir birimize dönük rastlaşmış olmalıyız ilk. Sonra zamanla yüzlerimizi de döndük birbirimize. İlk kez ne zaman ve nasıl konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Bunun için affına sığınıyorum. Hatırlamayı isterdim ama. Daha sonraları pek anlaşamadık, çoğu zaman tartıştık, güldük, kısa seyahatlere çıktık, uzun seyahatlerin planlarını yaptık. Uzaklaştık bazen birbirimizden, bazen de yakınlaştık. Güzel anıları bir birimizin geçmişine not düştük, ileride hatırladıkça tebessüm edelim diye.

     Çok zor zamanlarımda yanımda oldun. Bu ve bunun gibi milyonlarca yönüne aşığım desem abartmış olur muyum? Bu bir soru değil tabi. Abartmadığıma eminim çünkü. Keşke bende senin benim için yaptıkların kadar, senin için bir şeyler yapabilmiş olsaydım. Tabi bunu şuan fark etmiyorum. Hep biliyordum. Ama bende böyle bir adamım işte. İleride bile dönüp geriye baktığımda pişmanlıklarımın farkına varıcam. Sonuç olarak ben senin hayatını hep zorlaştırdıkça, sen bana tüm bunlar için öfkelenmeyi bırak, sitem bile etmeyeceksin. Çünkü sen öyle... Neyse biraz daha utandırırsam seni sanırım kanatlarını çıkartıp bir kenara bırakabilirsin o yüzden bu kısmı burada bitiriyorum. =))

     Dilerim tüm hayatında gülümsemen kadar güzel olur canım...
     Dilerim hayat sana hep istediğin gibi davranır.
     Dilerim, tüm dileklerin kabul bulur.

     Aslında daha fazlada dilek dileyebilirdim ama hikayelere ihanet etmiş olmayım şimdi. Üç dilek hakkımı da senin için kullandım böylece. Ben benimkileri kullandığıma göre belki sen seninkilerden ikimiz için bir şeyler dileyebilirsin. ;)

     İyi ki varsın, İyi ki doğdun. Nice beraber yıllara...

18 Şubat 2012 Cumartesi

GÜZEL BİR GELECEK SİZİ BEKLİYOR. HASS*KTİR VE HASS*KTİR

Bazı insanlar şansız doğar
Bazı insanların biraz şansı vardır.
Bazı insanlar komple şansla doğarlar.

Yok bu satırlar mani ya da şiir olmayacak. Hepsi bu. Yani ingilizlerin deyimiyle; That's all!
Böyle bakınca duruma, insanları 3 e ayırdım ben. Etkili bir giriş yapamadım. Normalde şu an bu satırları yazarken, yazının devamını okunabilir kılmak için ilginç şeylerden bahsetmem ve dikkat kestirmem gerekirdi. Ama hiç bir bok çıkmıyor klavyeden. Bu yüzden de saçmalıyor gibi bir hisse kapıldım şuan. Aslında gerçekten saçmalıyorum. Neden? Çünkü, Bir resmin dili olmak istedim. Ama benim yazı kifayetim biraz iptidai kaldı.

Neyse, aşağıda resim var! Buyrun beraber bakalım.

Bir daha deneyim ama şansımı önce. Öhhö öhhö!

Şanssız insanların dünyası bu boktan dünya. Çünkü bu dünyaya şanssız insanlar hakim. Çünkü çoğunluklar. O kadar çok olmalarına rağmen azınlıktaki şanslı kesme söz geçiremiyorlar. Aslında bu durum mantığa aykırı ve hiç rasyonel değil. Son tahlilde çoğunluğun, azınlığı her zaman ezmesi gerek. Ama bu dünya'nın herhalde yüzde 20'lik bir kesmi diğer yüzde 80'e fena halde diz çöktürmüş durumda. Diz çöktürmüş biraz kibar ve onurluca oldu farkındayım. Bu durum biraz daha onursuzca. O yüzden, kucaklarına oturtturmuş falan desem cuk oturur her halde. Kim bilir kaç yüzyıldır bu kucak dansı devam ediyor? 

Kısacası ''Welcome to the world of CAPİTALİZM!'' 

Not: Son kısmı ingilizce yazdım, çünkü artık küçük esnaf  bile tabelalarında bu dili kullanıyor. Son cümlem bu yazının en vurucu kısmı olması gerekiyor o yüzden de, belki ülkemin berberi, ( couffeu... bunu yazamıycam şimdi.) kafesi, ( cafe ) manavı ( greengrocer )... anlamaz diye korktum. Yani Fuzuli bugün yaşasaydı ve ''Leyla vü Mecnun'' u ''Leyla & Crazy'' diye yazmasaydı, eser çöpe gidebilirdi.

Ne yazık ki yolda giderken bu adamı fark etmezsiniz o otobüsü fark ettiğiniz kadar.

Resim bu: Yorum sizin,


Benim yorumum ise; Ne güzel geleceği lan! Muhtemelen bu çocuk ailesi tarafından hayatı boyunca hiç şımartılamayacak bile. Şeklinde olacak.


24 Ocak 2012 Salı

NEŞELİ GÜNLER ft. GÜLEN GÖZLER

 

      ''Neşe'' bir mutluluk halidir ya da ilkokul öğretmeninizin adıdır. Dünyanın en güzel kadınının ismi de olabilir aşıksanız eğer. Kimine göre ise sadece Karaböcek soyisimli bir hanimefendiyi çağrıştırabilir. Aslına bakılırsa bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişiye biteviye değişen bir kavramdır.

     Örneğin bana göre neşe, Adile Naşit ile, Münir Özkul'un, turşunun iyisinin sirke ile mi yoksa limon ile mi daha iyi olur diye tartışırken birbirlerine yaptıkları cilvedir., Ahmet Sezerel'ın, Oya Aydoğan'ı fabrika çıkışında beklemesidir. Vecihi'nin fıkra anlatırken bir türlü Yaşar Bey'i güldürememesidir.  Siyah beyaz filimlerin ilk yarısında, yani henüz kötü adam ortaya çıkmadan önce yaşanan mutluluk sahneleridir. Kocaman bir ailenin hayata karşı takındığı tavırdır. Paranın aslında her şey olmadığının ispatıdır. Yeşilçam'ın omurilik soğanıdır Neşe.

     Sıradan bir film, duyguları sağırlaşmış bir çok insana, aile bağlarının, ayakkabı bağından bir farkı olduğu hatırlatabilir bu post modern dünyada. Ya da sıradan bir film sadece sıradan bir filmdir. Dedim ya ''Film'' de bir kelimedir ve bir kelimenin ne çağrıştırdığı kişiden kişeye biteviye değişir.

Günlerinizin neşe ile geçmesi ve Gözlerinizin Gülmesi dileğiyle...


13 Ocak 2012 Cuma

HAYAT AĞZIMIZA SIÇSIN DİYE BÖYLE AÇMIŞ BEKLİYORUZ

     Ne kadar boktan bir hayatın parçasıyız böyle. Her gün işe git, aynı çukurlu yolu kullan, aynı insanları gör, aynı müzikleri dinle, aynı kıyafetleri giy, aynı çantayı taşı, aynı arabayı kullan, aynı kahvaltıyı yap... Yıllardır sabah kalktığımda penceremden izlediğim manzarada bile gram değişiklik yok. Yani benim şu ara hayattan anladığım dibe doğru süren bir yolculuk. Bunu daha iyi anlıyorum. Her gün biraz daha derinleşiyor sanki içine düştüğüm kuyu. Ne ışık var, ne merdiven. Her gün çıkması biraz daha imkansızlaşıyor.

     Ufacık değişiklikler de olmasa, her şey bir önceki sikindirik günün aynısı olacak. Mesela iyi ki hafta sonları var da uyku düzenim bozuluyor ya da iyi ki sevdiğim dizi her gün oynamıyor. İyi ki her gün gündüz değil. İyi ki aptal, zeki, huysuz, aksi, mutlu, uzun, kısa, çirkin, güzel insanlar var. Hatta iyi ki, her zaman yaz ya da her zaman kış değil. Hayatın anti-depresanları gibi bu değişiklikler.

     Sanırım bir ay daha ufak değişikliklerle kendimi oyalayabilirim. Sonra yine aynı terane. İşte bu boşluk anlarında insan Nirvana'ya ermek istiyor. Bu arada belki doğrusunu biliyorsunuzdur ama ben yine de açıklayayım. Nirvana'ya ermek demek, şu bizim rock yıldızı Nirvana gibi hayatın anlamsızlığının farkına varıp, yaşamına son verme kıvamına gelmek değil. Nirvana: Budizm'de bir aydınlanma evresidir. Bir mumun alevinin sönmesi ya da söndürülmesi anlamına gelir. Yani; insanın arzularından kurtulduğu andır Nirvana'ya erdiği an. Ama Nirvana'ya erişme isteğinin de bir arzu olduğunu düşünürsek, bu teori biraz kendi kendini çürütüyor. O yüzden de daha ileri derece olan Lotus Sutra'yı geliştirmiş Buda inancı. Lotus Sutra da... Oooo konu nereden nereye gelmiş. Neyse daha fazla konu sapıtmadan son paragrafı yazayım.

    Kısacası hayat BOK! Düzen böyle hastalıklı bir saplantı sanki. Öyle ki; insanın yeri geliyor düzensizliği bile bir düzene dönüşü veriyor. Ne kadar can sıkıcı bir hayat yaşıyoruz. Ya da yaşıyoruz demeyim, illaki her gün bangi jumping yapan insanlar da vardır onlara haksızlık etmeyeyim. Zaten herhalde bütün o uzaya çıkma muhabbetlerinin temeli bu hayatın sıkıcılığına dayanıyordur. Akvaryumdan kaçmaya çalışan kaplumbağalar gibiyiz. Sürekli yer küreyi terketmek için denemeler yapıyoruz. Allah NASA'ya zeval vermesin. Belki bir gün Mars'ta yaşarız belli mi olur. Hem değişiklik olur, hepimize iyi gelir. Alla allaaa noluyor bu konuya sürekli dağılıyor. Madem olmuyor o zaman yazı bitti. =))

   

7 Ocak 2012 Cumartesi

KURTULUŞ SON DURAK


     '' Kadın dayak yedi'' haberlerinin ardından binlerce ileti yazanlar, biliyorum şu an gündemde kadına uygulanan bir şiddet vakası yok! ''O yüzden ayaklanmamız için bir sebep de yok'' diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama böyle olaylar olmadan önce de duruma tepki gösterebilirsiniz!

      Bu tarz olayların her gün ekrana gelmemesi, bir yerlerde sapık ruhlu insanların, kendileri karşısında savunmasız eşlerine ya da hiç tanımadıkları kadınlara şiddet uygulamadıkları anlamına gelmez. Hatırlamamız için illaki bir kadının öldüresiye dövüldüğü bir haberin yayınlanmasını beklememiz de gerekmez. Tüm samimiyetimle '' Duyarlı olun lan biraz. '' demek istiyorum.

     Neyse öfkemi kustuğuma göre bu konuda duyarlı bir yönetmen olan Yusuf Pirhasan'a böyle bir projeye imza attığı için sizin adınıza da teşekkür ediyorum.

     Film özetle sıradan bir mahallede, sıradan olmayan kadınların hikayesini anlatıyor. Onlar sıradan değiller çünkü, onların bağlı oldukları bir ilkeleri var. Bir kaç kadın, kendilerindeki gücün farkına varıp, bir araya gelerek tek bir ağızdan haykırıyorlar: '' Biz her türlü şiddete karşıyız '' diye

    Kurtuluş Son Durak' da Demet Akbağ, Asuman Dabak, Ayten Soykök, Damla Sönmez, Nihal Yalçın ve Belçim Bilgin'in oyunculukları filmi almış ve başka başka yerlere götürmüş zaten. O konuda söylenecek pek fazla bir şey yok.

    Her şeyden önce film verdiği mesaj ile sadece ''Türk Sineması'' için değil, ''Türk Toplumu'' için de önemli bir noktada duruyor ve misyon üstleniyor.
   
     Geçtiğimiz günlerde galası yapılan filmde, davetliler hoş bir süprizle karşılandı. Çıkışta herkese fuşya rengi fularlar dağıtıldı. Bunun espirisini anlamanız için illaki filme gitmeniz gerekiyor.

     Bu da filmin fragmanıdır.


İyi Seyirler...