'' Beni anlamadın!'' diye fısıldadı kadın giderken, adama. Adam şaşkın şaşkın kadının gidişini izledi. Gerçekten de anlayamamıştı hiç. ''Bir kadını anlamak için sıradan bir erkek beyni yeterli olur mu?'' diye geçirdi içinden.
Sonra ''Kadınlaaaar!'' diyerek derin bir nefes bıraktı, kadının köşeyi dönüşünü ve gözden kayboluşunu izlerken.
O kadınları seviyordu. Anlamak istemiyordu. Sadece sevmek istiyordu. Kadınlarında şikayet etmeksizin, bir şey beklemeksizin kendisini sevmesini istiyordu. Katıksız sevgiydi istediği.
Kadınının köşeyi dönüp gidişini izleyişinin ardından 3 ay geçmişti. Bu süre içerisinde kadınları hiç düşünmemişti. Sadece işine vermişti kendisini. Hayatındaki en önemli şey işiydi. Çünkü, ona göre bir şeye ne kadar çok zaman ayırıyor isen, o kadar önemliydi. 24 saatin 10 saatini işte geçiriyordu. Bu yüzden işi onun için çok önemliydi. Bir de uykusu. Uykuya da çok önem veriyordu. Hem seviyor, hem önemsiyordu.
Bir gün bankada sıra beklerken içeriye bir çift geldi. Hemen yanı başına oturdular. Bir şeyler konuşuyorlardı. Adam oralı bile değildi. Derken işittiği bir cümle, dikkatini bu çifte yöneltmesine sebep oldu. Kadın, diğer adama '' Beni bazen gerçekten anlamadığını düşünüyorum'' dedi. Algıda seçicilik ti bu. 3 ay önce kadınının köşeyi dönüp gidişini izlediği gün geldi birden aklına. Kendi kendine '' Bazen mi?'' diye fısıldadı ve hafiften bir tebessüm belirdi yüzünde. Muhtemelen kadın bunları söylerken, diğer adam aklından o an akşamki maçı kimin kazanacağını veya Tv'de hangi filmin oynayacağını geçirdiğini düşündü.
Diğer adam sürekli alttan alıyordu. Bu manzara karşısında daha fazla dayanamadı ve araya girdi. '' Doğru soruyu sormuyorsun'' dedi kadına dönüp. Kadın şaşırmış bir şekilde '' Efendim!'' diye yanıtladı gayr-i ihtiyari. '' Dediğimi duydun doğru soruyu sormuyorsun işte. Soru beni neden anlamıyorsun? değil. Beni neden anlamak istemiyorsun? olacak. '' dedi. ve devam etti ''O zaman muhtemelen bu beyefendinin cevabı; Sana olan sevgimi kirletmek istemediğimden, olacaktır. Çünkü seni anlamak istemiyor, seni sevmek istiyor. Sadece sevmek. Örneğin akşam tuttuğu takım kaybederse, neden kaybettiğini anlamak istiyor, ya da izlediği filmde kötü adamın, iyi adama neden kötülük yaptığını da anlamak istiyor ama seni mi? Hayır, seni anlamak istemiyor. Çünkü isterse kusurlarını keşfedecek. Ama sana bunu itiraf edecek cesareti yok. O yüzden de hep alttan alacak. Bence sen artık bu soruyu sormayı bırakmalısın. Sevmek o kadar karışık bir şey değil. Karışık işleri bırak aklın çözsün, kalbin çalışma tarzı biraz daha farklı çünkü. Bir gün ne olduğunu bile anlamadan bir köşeyi dönüp, ortadan kaybolurken buluverirsin kendini. Ve bu adam arkandan gelmediği zaman, gururuna yenik düşüp sende geriye dönmezsin. Sonrasında neler olacağını söylememe gerek yok sanırım. Siz iyisi mi bir birinizi anlamadan sevmeye çalışın. İllaki bir şeyleri anlamaya çalışacaksanız, alın ''Küçük Prens'' i okuyun ve gerçekte çiçeğini mi yoksa gezegenini mi terk ettiğini anlamaya çalışın. Ah işte benim sıram geldi. İşlemimi yapmalıyım. Bankacılar bütün gün beni beklemezler. Size iyi günler.'' dedi. Kadın ve diğer adam söyleyecek bir şey bulamamışlardı. Ve adama sadece arkadan bakmakla yetindiler.
Adam vezneye giderken, kendi bile böyle nasıl konuştuğuna şaşırmıştı. 3 aydır içinde tuttuğu sıkıntıları kendisine itiraf etmişti aslında ve 3 ay önce kadınının gidişini izlemeden hemen önce bunları söylemiş olmayı diledi. Sonra bunun bir işe yaramayacağına, artık çok geç olduğuna kanaat getirdi. Bankadan çıktı. Saatine baktı. İşe doğru yol aldı.
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
12 Şubat 2013 Salı
5 Şubat 2013 Salı
ÇOCUK SEVGİSİ
Bugün trafikte ağır ağır gidiyordum. Radyoda son ses ''Placebo - Song to say good bye '' çalıyordu. Bazı şarkılar gerçekten hiç eskimiyordu.
Derken arabanın önüne ufak bir çocuk atladı. Hızlı gitmediğim için durabildim. Ben ona değilde daha çok o bana çarpmış gibi bir hava oldu. Bir an korkmuş gözlerle çocuk bana baktı ve sonra arkasına bir bakış attıktan sonra koşmaya devam etti. Hemen arkasından 5 kişilik bir grupta, çocuğun peşinden önümden geçtiler. O an anlamıştım ufak çocuk için, bir şeylerin ters gittiğini.
Arabadan indim peşlerinden koşmak için, sonra geri bindim. Ne kadar gaza gelsem de, arabayı yolun ortasında bırakamazdım. Biraz sağ sola bakındıktan sonra park yeri bulamadım. Ufak çocuk için, içimden ''Geçmiş olsun'' diye bir teselli geçirdim.
Yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken bu sefer 5 metre kadar önümden hızlıca ufak çocuk geldiğinin aksi yöne doğru koştu. Kurtulmuş olacağını düşündüm ve sevinç içerisinde arkasından bakarken bir den aklıma o soru geldi.'' Kurtulmuştu madem, peki o halde hala ne diye koşuyordu?'' Bu soruyu aklımdan geçirmemle birlikte çocuğun koştuğu yöne doğru hızlıca kafamı çevirdim. Aynı zaman zarfı içerisinde öndeki çevik çocuğun yan taraftan zıplamaya çalışıp, kaputta iki kere sektikten sonra diğer tarafa düşmesi bir oldu. Durduğumda ise birden arkasındaki şişman çocuğun cama yapışan burnundan akan mukus tabakasına odaklandım. Tam o açıdan bakınca South Parktaki Cartman'ı andırıyordu çocuk. Oysa ki birden kafasını çevirip yanağıyla çarpması gerekirdi. Böylece hem cam temiz kalırdı, hemde çarpışma sırasında tombik yanakları airbag vazifesi görebilirdi. Sonrada hafifçe camdan kayarak yere serilmeliydi. Doğrusu buydu. Güzel bir çarpış böyle olurdu. ''Bu çocuklara okulda ne öğretiyorlar?'' diye geçirdim içimden. Tıpkı süratle giderken cama yapışan haşerelere benziyorlardı. Diğerleri biraz daha geride oldukları için durabilmişlerdi yinede.
Önce sağ tarafımdaki çevik çocuğa baktım. Tam o sırada şarkının değişmiş olduğunu ve TRACK 02'de ''İnfra- red'' çaldığını fark ettim. ''Someone call the ambulance...'' diyordu. Ambulanslık bir durum yoktu. Çevik çocuk ayağa kalkmıştı. Hemen akabinde hafifçe sekerek kendini kaldırıma atmıştı ama belkide o, kendini kaldırıma atıp yerde kıvranmayı seviyordu. Hemen kötüye yormadım.
Sonra sola dönüp, şişman çocuğun kızarmış burnuyla bana öfke dolu bakışlarını fark ettiğimde gerçekten ambulansa gerek olmadığını anladım. Çocuğun obezite sorunu vardı ama bu ambulans çağırmayı gerektirmezdi.
Gayet sakin bir olgunluk içerisinde vitesi bire alıp, dip gaz hareket ettim. Bu benim tarzımdı. Hep birinci viteste çok hızlı giderdim. O duruma özel değildi. Hep öyle yapardım.
Sonra arkadan dört çocuğun peşimden koştuğunu fark ettim. Diğeri için üzüldüm. Kaldırımda kıvranmayı sevmeseydi o da bu çocuklara katılabilirdi. Bir süre sonra çocuklar gözden kayboldu ve parça bir kere daha değişti. TRAK 03'te ''Jamie Woon - Night Air'' çalıyordu. Arkama yaslandım ve bir çocuğu, ona kafa tutan zalim çocuklardan kurtarmış olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşarken seyir eyledim.
Yazılmaya Gerekli Görülen Not : Ben aslında şişman çocukları çok severim, (cama mukus salgılamayanları tercih sebebidir), Birine çarpsam, ya da biri bana çarpsa yolda öylece bırakmam, falan feşmekan... Sonuç olarak bu bir kurgudur onu demeye çalışıyorum.
Derken arabanın önüne ufak bir çocuk atladı. Hızlı gitmediğim için durabildim. Ben ona değilde daha çok o bana çarpmış gibi bir hava oldu. Bir an korkmuş gözlerle çocuk bana baktı ve sonra arkasına bir bakış attıktan sonra koşmaya devam etti. Hemen arkasından 5 kişilik bir grupta, çocuğun peşinden önümden geçtiler. O an anlamıştım ufak çocuk için, bir şeylerin ters gittiğini.
Arabadan indim peşlerinden koşmak için, sonra geri bindim. Ne kadar gaza gelsem de, arabayı yolun ortasında bırakamazdım. Biraz sağ sola bakındıktan sonra park yeri bulamadım. Ufak çocuk için, içimden ''Geçmiş olsun'' diye bir teselli geçirdim.
Yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken bu sefer 5 metre kadar önümden hızlıca ufak çocuk geldiğinin aksi yöne doğru koştu. Kurtulmuş olacağını düşündüm ve sevinç içerisinde arkasından bakarken bir den aklıma o soru geldi.'' Kurtulmuştu madem, peki o halde hala ne diye koşuyordu?'' Bu soruyu aklımdan geçirmemle birlikte çocuğun koştuğu yöne doğru hızlıca kafamı çevirdim. Aynı zaman zarfı içerisinde öndeki çevik çocuğun yan taraftan zıplamaya çalışıp, kaputta iki kere sektikten sonra diğer tarafa düşmesi bir oldu. Durduğumda ise birden arkasındaki şişman çocuğun cama yapışan burnundan akan mukus tabakasına odaklandım. Tam o açıdan bakınca South Parktaki Cartman'ı andırıyordu çocuk. Oysa ki birden kafasını çevirip yanağıyla çarpması gerekirdi. Böylece hem cam temiz kalırdı, hemde çarpışma sırasında tombik yanakları airbag vazifesi görebilirdi. Sonrada hafifçe camdan kayarak yere serilmeliydi. Doğrusu buydu. Güzel bir çarpış böyle olurdu. ''Bu çocuklara okulda ne öğretiyorlar?'' diye geçirdim içimden. Tıpkı süratle giderken cama yapışan haşerelere benziyorlardı. Diğerleri biraz daha geride oldukları için durabilmişlerdi yinede.
Önce sağ tarafımdaki çevik çocuğa baktım. Tam o sırada şarkının değişmiş olduğunu ve TRACK 02'de ''İnfra- red'' çaldığını fark ettim. ''Someone call the ambulance...'' diyordu. Ambulanslık bir durum yoktu. Çevik çocuk ayağa kalkmıştı. Hemen akabinde hafifçe sekerek kendini kaldırıma atmıştı ama belkide o, kendini kaldırıma atıp yerde kıvranmayı seviyordu. Hemen kötüye yormadım.
Sonra sola dönüp, şişman çocuğun kızarmış burnuyla bana öfke dolu bakışlarını fark ettiğimde gerçekten ambulansa gerek olmadığını anladım. Çocuğun obezite sorunu vardı ama bu ambulans çağırmayı gerektirmezdi.
Gayet sakin bir olgunluk içerisinde vitesi bire alıp, dip gaz hareket ettim. Bu benim tarzımdı. Hep birinci viteste çok hızlı giderdim. O duruma özel değildi. Hep öyle yapardım.
Sonra arkadan dört çocuğun peşimden koştuğunu fark ettim. Diğeri için üzüldüm. Kaldırımda kıvranmayı sevmeseydi o da bu çocuklara katılabilirdi. Bir süre sonra çocuklar gözden kayboldu ve parça bir kere daha değişti. TRAK 03'te ''Jamie Woon - Night Air'' çalıyordu. Arkama yaslandım ve bir çocuğu, ona kafa tutan zalim çocuklardan kurtarmış olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşarken seyir eyledim.
Yazılmaya Gerekli Görülen Not : Ben aslında şişman çocukları çok severim, (cama mukus salgılamayanları tercih sebebidir), Birine çarpsam, ya da biri bana çarpsa yolda öylece bırakmam, falan feşmekan... Sonuç olarak bu bir kurgudur onu demeye çalışıyorum.
4 Şubat 2013 Pazartesi
ÖLÜM BİZİ BEKLİYORDU ( AJDA'YA SELAM)
''Onun gibi olmayı çok isterdim'' dedi kadın. '' Kimin gibi?'' dedi adam. ''Onun gibi işte. Ajda Pekkan gibi'' diye televizyonu göstererek yanıtladı kadın. Adam hafif bir tebessüm ile ''Olamazsın ki'' dedi. Kadın bunu biliyordu o yüzden adamın dediğine hiç bozulmadı ve yanıtladı: '' Biliyorum işte bu yüzden bu kadar çok istiyorum ya. İnsanlar genellikle erişemeyeceği şeyleri daha çok arzularlar.''
Adam teselli etmeye çalıştı, kadını: '' Onun hayatınında kendine göre zorlukları vardır. Bence göründüğü kadar ışıltılı değil hiç bir Süper Starın hayatı.'' dedi. Kadın, '' Bunu yaşamadan bilemezsin.'' dedi. Adam kadının haklı olduğunu biliyordu ama yinede TV den gördüğü ve gazeteden okuduğu haberleri aklına getirdi. Bir çok yıldızın sönüp sokaklara düşen öyküsü biliyordu. Demek ki orada, zirvede öylece durmak hiç kolay bir şey değildi. İnsanlara kendini sıktırmadan yıllarca dinlettirmek çok zor işti adama göre. Hele de sıradan insanların bile egolarının bu kadar yüksek olduğu bir çağdayken. Yine de kadın'a dönüp, '' Seni dünyadaki hiç bir Ajda'ya değişmem biliyorsun değil mi?'' dedi ve gülümserken kadının yanağına ufak, tutkusuz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedi. Kadın halinden memnundu. '' Biliyorum.'' dedi.
Adam, kadına uzun uzun bakarken kadın bir den sessizliği bozdu. '' Bugün ün gerçekten hangi gün olduğunu bilmiyorsun değil mi?'' Adamın yüzündeki mutlu ifade birden yerini düşünceli bir hale bürüdü. Gerçekten hatırlamıyordu. Yine neyi unuttum diye geçirirken aklından tanışma yıl dönümleri olabileceğini düşündü. Ama bu saçmaydı daha geçen ay unutmuştu onu. -Bu ayı özel kılan ne olabilirdi?- diye düşünmeye zorladı yorgun aklını. Elinden bir şey gelmiyordu, hatırlamıyordu. Bu yüzden yapacak tek bir şey olduğuna karar verdi. Yalan söyleyecekti. '' Hatırlamaz olur muyum canım'' diye cevap verdi. Kadın cevap vermedi. Cümlesinin devamını getirmesine izin verdi adamın. ''Bugün doğum günün değil mi?'' dedi adam biraz da umutsuzca. Kadın gülümsedi. '' Seksen yaşına geldin hala yalan söylemekten çekmiyorsun değil mi hayatım.'' diye karşılık verdi. Adam gülümsedi ve '' Seni üzmeye dayanamıyorum'' dedi.
Kadın adamın yaşlı hafızasını zorlamak istemiyordu ve kendi verdi cevabı. '' Bugün ölmek için sözleştiğimiz gün '' dedi. Adam şaşkınlığını gizleyemedi '' O gün, bu gün müydü? Ne kadar çabuk geldi.'' dedi. Kadın: '' Zaman, ölümün ikiz kardeşi derler.'' diye karşılık verdi. Bitkin gözüküyordu ama yinede gözlerinin içi gülüyordu. Adam '' Bak bu kararı verdiğimizde ikimizde çok gençtik. Bunu yapmak zorunda değiliz. Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.'' diye kadını vazgeçirmeye çalıştı.
Kadın gülümsedi. '' Hayatım daha birer çocukken bir birimize kavuşursak ve 60 yıl sonra hala yaşıyor olursak birlikte ölmeye söz vermedik mi? Ölüm yanına hangimizi alırsa, diğerimiz bu acıya katlanmasın diye bir birimize bu sözü vermedik mi? Ölümüm sana ızdırap vermezmiydi? Yoksa beni o günkü kadar sevmiyor musun artık? Çünkü, ben seni hala aynı heyecanla seviyorum ve bugün ölsen bu acıyla yaşayamazdım.''
Adam söylediklerinden pişman olmuştu ama yinede yaşamak istiyordu.'' Elbette seviyorum. Sen benim Ajda Pekkan'ımsın ama yaşamayı da seviyorum. Yeni bir anlaşma yapalım. Eğer birimiz ölürse diğerimiz onu toprağa verdikten sonra yaşamına kıysın. Böylesi daha iyi olmaz mı? Yeni bir anlaşma yapabiliriz.'' dedi siyatik ağrısı henüz azmış olan adam. Kadın, yıllara meydan okuyan gamzelerini ortaya çıkartarak gülümsedi. '' Çok geç aşkım '' dedi. Adam şaşırdı ve '' Ne için ?'' dedi. Kadın yanıtladı. '' Bir saat önce yemekte ikimizi de zehirledim. Senden farklı şeyler duymayı bekliyordum ama bunun bir önemi yok artık. Çünkü ben seni hala seviyorum. Senin de beni sevdiğini biliyorum sadece yıllar bu duygunu biraz azaltmış.'' Adam şimdi pes etmiş şekilde nefes alıp, hızlıca dışarı verdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Kadının gözlerine bakarken bir den yere yığıldı. Kadın karşı masada oturan adama doğru koşmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düştü. Yerde ağzından köpükler çıkararak bedeni titreyen adama baktı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Nöbet geçirmeye başladı. İkisi oracıkta can verdiler. Hızlı ve pek acı çekmeden.
Bir yaprak düştü ağaçtan. Bir kedi dama sıçradı. Dışarıda bir kadın çocuğunu azarlayarak eve sokmaya çalışıyordu. Bir araba kırmızı ışıkta dururken yüksek sesle Ajda Pekkan çalıyordu. Hayat o evin dışında bir yerlerde hala devam ediyordu.
Adam teselli etmeye çalıştı, kadını: '' Onun hayatınında kendine göre zorlukları vardır. Bence göründüğü kadar ışıltılı değil hiç bir Süper Starın hayatı.'' dedi. Kadın, '' Bunu yaşamadan bilemezsin.'' dedi. Adam kadının haklı olduğunu biliyordu ama yinede TV den gördüğü ve gazeteden okuduğu haberleri aklına getirdi. Bir çok yıldızın sönüp sokaklara düşen öyküsü biliyordu. Demek ki orada, zirvede öylece durmak hiç kolay bir şey değildi. İnsanlara kendini sıktırmadan yıllarca dinlettirmek çok zor işti adama göre. Hele de sıradan insanların bile egolarının bu kadar yüksek olduğu bir çağdayken. Yine de kadın'a dönüp, '' Seni dünyadaki hiç bir Ajda'ya değişmem biliyorsun değil mi?'' dedi ve gülümserken kadının yanağına ufak, tutkusuz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedi. Kadın halinden memnundu. '' Biliyorum.'' dedi.
Adam, kadına uzun uzun bakarken kadın bir den sessizliği bozdu. '' Bugün ün gerçekten hangi gün olduğunu bilmiyorsun değil mi?'' Adamın yüzündeki mutlu ifade birden yerini düşünceli bir hale bürüdü. Gerçekten hatırlamıyordu. Yine neyi unuttum diye geçirirken aklından tanışma yıl dönümleri olabileceğini düşündü. Ama bu saçmaydı daha geçen ay unutmuştu onu. -Bu ayı özel kılan ne olabilirdi?- diye düşünmeye zorladı yorgun aklını. Elinden bir şey gelmiyordu, hatırlamıyordu. Bu yüzden yapacak tek bir şey olduğuna karar verdi. Yalan söyleyecekti. '' Hatırlamaz olur muyum canım'' diye cevap verdi. Kadın cevap vermedi. Cümlesinin devamını getirmesine izin verdi adamın. ''Bugün doğum günün değil mi?'' dedi adam biraz da umutsuzca. Kadın gülümsedi. '' Seksen yaşına geldin hala yalan söylemekten çekmiyorsun değil mi hayatım.'' diye karşılık verdi. Adam gülümsedi ve '' Seni üzmeye dayanamıyorum'' dedi.
Kadın adamın yaşlı hafızasını zorlamak istemiyordu ve kendi verdi cevabı. '' Bugün ölmek için sözleştiğimiz gün '' dedi. Adam şaşkınlığını gizleyemedi '' O gün, bu gün müydü? Ne kadar çabuk geldi.'' dedi. Kadın: '' Zaman, ölümün ikiz kardeşi derler.'' diye karşılık verdi. Bitkin gözüküyordu ama yinede gözlerinin içi gülüyordu. Adam '' Bak bu kararı verdiğimizde ikimizde çok gençtik. Bunu yapmak zorunda değiliz. Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.'' diye kadını vazgeçirmeye çalıştı.
Kadın gülümsedi. '' Hayatım daha birer çocukken bir birimize kavuşursak ve 60 yıl sonra hala yaşıyor olursak birlikte ölmeye söz vermedik mi? Ölüm yanına hangimizi alırsa, diğerimiz bu acıya katlanmasın diye bir birimize bu sözü vermedik mi? Ölümüm sana ızdırap vermezmiydi? Yoksa beni o günkü kadar sevmiyor musun artık? Çünkü, ben seni hala aynı heyecanla seviyorum ve bugün ölsen bu acıyla yaşayamazdım.''
Adam söylediklerinden pişman olmuştu ama yinede yaşamak istiyordu.'' Elbette seviyorum. Sen benim Ajda Pekkan'ımsın ama yaşamayı da seviyorum. Yeni bir anlaşma yapalım. Eğer birimiz ölürse diğerimiz onu toprağa verdikten sonra yaşamına kıysın. Böylesi daha iyi olmaz mı? Yeni bir anlaşma yapabiliriz.'' dedi siyatik ağrısı henüz azmış olan adam. Kadın, yıllara meydan okuyan gamzelerini ortaya çıkartarak gülümsedi. '' Çok geç aşkım '' dedi. Adam şaşırdı ve '' Ne için ?'' dedi. Kadın yanıtladı. '' Bir saat önce yemekte ikimizi de zehirledim. Senden farklı şeyler duymayı bekliyordum ama bunun bir önemi yok artık. Çünkü ben seni hala seviyorum. Senin de beni sevdiğini biliyorum sadece yıllar bu duygunu biraz azaltmış.'' Adam şimdi pes etmiş şekilde nefes alıp, hızlıca dışarı verdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Kadının gözlerine bakarken bir den yere yığıldı. Kadın karşı masada oturan adama doğru koşmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düştü. Yerde ağzından köpükler çıkararak bedeni titreyen adama baktı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Nöbet geçirmeye başladı. İkisi oracıkta can verdiler. Hızlı ve pek acı çekmeden.
Bir yaprak düştü ağaçtan. Bir kedi dama sıçradı. Dışarıda bir kadın çocuğunu azarlayarak eve sokmaya çalışıyordu. Bir araba kırmızı ışıkta dururken yüksek sesle Ajda Pekkan çalıyordu. Hayat o evin dışında bir yerlerde hala devam ediyordu.
3 Şubat 2013 Pazar
TREN VE AŞK
Tren yavaş yavaş ilerlerken genç delikanlı elindeki kitabı okumaya çalışıyordu. Fakat dikkatini bir türlü toparlayamıyordu. Yorgundu ve bir an önce eve gitmek istiyordu.
Birden amaçsız bakışlarını gayrı ihtiyari kapıya çevirdi. Binenleri süzüyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Sadece canı sıkıldığı için boş boş bakıyordu. Derken kalabalığın arasında gördüğü bir güzel, birden tüm vücut kimyasında değişikliğe sebep olmuştu.
Trendeki seyahat eden genç delikanlı, gördüğü gözler-i ahu dan bakışlarını bir türlü alamıyordu.
Tren hiç durmasın istiyordu. Çünkü, bir sonraki durakta inebilirdi. Bunu biliyor olmak ona keder veriyordu. ''Bir şey yapmalıyım'' diye düşündü. Ama ne yapabilirdi ki? İnsanın trende ilk defa gördüğü bir kızla tanışmasının ne gibi bir yolu olabilirdi ki?
Düşündü. Düşündü. Zaman git gide daralıyordu. Kızın hangi durakta ineceğini bilmiyordu mamafih, buna karşın kendisinin kızdan önce inmeyeceğine emindi. Gözlerini kapadı. Odaklanmaya çalıştı. Bir şey bulmalıydı. Üniversite sınavını kazanmanın bile daha kolay olduğunu düşündü bir an. O bir Ankara Mülkiye öğrencisiydi artık. Zeki olduğunu biliyordu. Bir şey bulabilirdi. Zorladı kendini. Tren bir durakta durdu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Geçen anonsla birlikte kapılar kapandı. Neyse ki kız bu durakta da inmedi. Ama bir sonraki onun durağı olabilirdi. Hızlı düşünmeliydi.
Sonra bir fikir geldi aklına...
Oturduğu yerde kitabın en arkasındaki boş bir sayfaya bir şeyler karalamaya başladı.
'' Merdüm-ü didem'e bilmem ne füsün etti felek
Eşkimi kıldı füzun, giryemi hün etti felek
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek. ''
''Yavuz Sultan Selim'in bu dizeleri yazdığı ahu gözlü cariye heyecandan kalbine yenik düştü. Onların yaşadığı dönemde ne tren vardı, ne de sen. Sonra Tren icat edildi. Sen o trene bindin. Bende o trene bindim. Diğerleri bu ana şahit olmak için bindi. Dünya şu an bu kısa anın etrafında dönüyor. Bütün olasılıklar bu anın yaşanması için, milyonlarca etkeni bir araya getirmişken, tanışmamamız evrenin işleyişine hakaret sayılır diye düşünüyorum. Bir de ben ömrüm boyunca kahrolurum.''
Sayfayı özensizce yırttı. Kafasını heyecanla kaldırdı. Birden olduğu yerde dondu kaldı. Kızı göremiyordu. Gitmiş olamazdı. Panik içerisinde sağa sola bakındı. Kız'ı hiç bir yerde göremiyordu. Tren bu süre içerisinde hiç durmamıştı ki ama. Yoksa yazmaya o kadar dalmıştı ve trenin durduğunu fark etmemişmiydi? Olamazdı tren dursaydı bilirdi.
Panikle yerinden kalktı arkasını döndü. Birden olduğu yere geri oturdu. Çünkü kız tam arkasındaki koltukta oturuyordu. Çok sevindi. Sonra'' İyi de şimdi kağıdı ona nasıl vereceğim? '' diye düşündü. Şimdi tekrar başa dönmüştü. O bir mülkiyeliydi ve bir kağıdı arka koltuktaki kıza ulaştırmanın bir yolu varsa onuda mutlaka bulacaktı.
Ve buldu da. Önce çıkarları doğrultusunda yaşlı bir teyzeye yer verdi. Teyze şaşırmıştı. Çocuğun imana geldiğini düşündü. Yolculuğun başından beri ayakta dikiliyordu çünkü. Garip bakışlar içinde çocuğa ''Teşekkür ederim evladım'' dedi. Çocuk teyzeye bakmadan aceleyle '' Saol, saol teyze '' diye yanıt verdi. Aklı kızdaydı. Teyze sadece şu an bir araçtı, amaca ulaşmak için.
Kızın olduğu tarafa doğru döndü. Kalbi çok hızlı çarpıyordu. Kız elindeki notları okuyordu. Cebinden çıkardığı bir kağıda '' Yerini bana satar mısın?'' yazdı ve kızın yanında ki adama uzattı. Adam kağıdı okudu ve garip garip delikanlıya baktı. Tam o sırada çocuk gözüyle çaktırmadan cebini işaret etti ve çıkardığı bir yüzlüğü ucundan adama gösterdi. Adam hafifçe kafasını evet anlamında salladı. Delikanlı yüzlüğü çıkartıp adama verdi çaktırmadan. Adam koca bir tebessümle ve birazda şaşkın bir ifadeyle kalktı. Delikanlı çabucak oraya oturdu.
Kalbi yerinden çıkacak gibiydi sıra son hamleye gelmişti...
Cebinden ona mutluluğun kapılarını aralayacak olan kağıdı çıkardı. Heyecandan ölecek gibiydi. Sonra kağıdın altına '' Cevabın evetse bir sonraki durakta beni bekle'' yazdı ve çaktırmadan kağıdı kızın paltosunun cebine sıkıştırdı.Sonra yerinden kalktı. Kapıya doğru giderken adama boşuna verdiği yüz lira aklından geçti. Tren durdu. Acele olarak aşağı indi. bir başka kağıda ''Cebine bak'' yazdı hızlıca. Sonra kızın oturduğu cam kenarına gidip kağıdı cama yapıştırdı. Kız birden irkildi. Fazla sert vurmuştu delikanlı cama. Bunun için sonra özür dileyebilirdi. Kız şaşkın bir ifadeyle elini cebine götürdü. Cebi boştu. Delikanlı gözleriyle diğer cebini işaret etti. Trendeki kalabalıkta çocukla, kızı izliyordu. Kız çıkartıp, delikanlının notunu okudu. Birden delikanlıya çevirdi başını. Kocaman gözleriyle şimdi delikanlıya bakıyordu. Delikanlı gözlerini kaçırmamak için zor tutuyordu kendini. Çok heyecanlanmıştı. Tren'in kapıları kapandı. Sadece bir birlerine bakıyorlardı. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başladı. O sırada kızın telefonu çalmaya başladı. Kız telefonu çıkartıp ekranına baktı. Delikanlı henüz hızlanmamış trenin yanında yürüyordu. Kızdan başka bir yere bakmıyordu. Sonra kız çalan telefonunun ekranını delikanlıya çevirdi. Ekranda arayan kişi olarak ''Aşkım'' yazıyordu.
Delikanlı birden yürümeyi kesti. Ne kadar aptal olduğunu düşündü birden. Böyle bir kızın bir sevgilisi olmadığını ona düşündüren şey neydi acaba. Kız, hafif üzgün bir ifadeyle delikanlıya özür diler gibi bir bakış attı. Delikanlı yıkılmıştı. havanın bir hali soğuk olduğunu fark etti. Bir süre öylece durduktan sonra ellerini cebine atıp yürümeye başladı. Sonra hafif bir tebessüm attı. Kitabını heyecandan trende unuttuğunu fark etti. Soğukta yürümeye devam etti.
Birden amaçsız bakışlarını gayrı ihtiyari kapıya çevirdi. Binenleri süzüyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Sadece canı sıkıldığı için boş boş bakıyordu. Derken kalabalığın arasında gördüğü bir güzel, birden tüm vücut kimyasında değişikliğe sebep olmuştu.
Trendeki seyahat eden genç delikanlı, gördüğü gözler-i ahu dan bakışlarını bir türlü alamıyordu.
Tren hiç durmasın istiyordu. Çünkü, bir sonraki durakta inebilirdi. Bunu biliyor olmak ona keder veriyordu. ''Bir şey yapmalıyım'' diye düşündü. Ama ne yapabilirdi ki? İnsanın trende ilk defa gördüğü bir kızla tanışmasının ne gibi bir yolu olabilirdi ki?
Düşündü. Düşündü. Zaman git gide daralıyordu. Kızın hangi durakta ineceğini bilmiyordu mamafih, buna karşın kendisinin kızdan önce inmeyeceğine emindi. Gözlerini kapadı. Odaklanmaya çalıştı. Bir şey bulmalıydı. Üniversite sınavını kazanmanın bile daha kolay olduğunu düşündü bir an. O bir Ankara Mülkiye öğrencisiydi artık. Zeki olduğunu biliyordu. Bir şey bulabilirdi. Zorladı kendini. Tren bir durakta durdu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Geçen anonsla birlikte kapılar kapandı. Neyse ki kız bu durakta da inmedi. Ama bir sonraki onun durağı olabilirdi. Hızlı düşünmeliydi.
Sonra bir fikir geldi aklına...
Oturduğu yerde kitabın en arkasındaki boş bir sayfaya bir şeyler karalamaya başladı.
'' Merdüm-ü didem'e bilmem ne füsün etti felek
Eşkimi kıldı füzun, giryemi hün etti felek
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek. ''
''Yavuz Sultan Selim'in bu dizeleri yazdığı ahu gözlü cariye heyecandan kalbine yenik düştü. Onların yaşadığı dönemde ne tren vardı, ne de sen. Sonra Tren icat edildi. Sen o trene bindin. Bende o trene bindim. Diğerleri bu ana şahit olmak için bindi. Dünya şu an bu kısa anın etrafında dönüyor. Bütün olasılıklar bu anın yaşanması için, milyonlarca etkeni bir araya getirmişken, tanışmamamız evrenin işleyişine hakaret sayılır diye düşünüyorum. Bir de ben ömrüm boyunca kahrolurum.''
Sayfayı özensizce yırttı. Kafasını heyecanla kaldırdı. Birden olduğu yerde dondu kaldı. Kızı göremiyordu. Gitmiş olamazdı. Panik içerisinde sağa sola bakındı. Kız'ı hiç bir yerde göremiyordu. Tren bu süre içerisinde hiç durmamıştı ki ama. Yoksa yazmaya o kadar dalmıştı ve trenin durduğunu fark etmemişmiydi? Olamazdı tren dursaydı bilirdi.
Panikle yerinden kalktı arkasını döndü. Birden olduğu yere geri oturdu. Çünkü kız tam arkasındaki koltukta oturuyordu. Çok sevindi. Sonra'' İyi de şimdi kağıdı ona nasıl vereceğim? '' diye düşündü. Şimdi tekrar başa dönmüştü. O bir mülkiyeliydi ve bir kağıdı arka koltuktaki kıza ulaştırmanın bir yolu varsa onuda mutlaka bulacaktı.
Ve buldu da. Önce çıkarları doğrultusunda yaşlı bir teyzeye yer verdi. Teyze şaşırmıştı. Çocuğun imana geldiğini düşündü. Yolculuğun başından beri ayakta dikiliyordu çünkü. Garip bakışlar içinde çocuğa ''Teşekkür ederim evladım'' dedi. Çocuk teyzeye bakmadan aceleyle '' Saol, saol teyze '' diye yanıt verdi. Aklı kızdaydı. Teyze sadece şu an bir araçtı, amaca ulaşmak için.
Kızın olduğu tarafa doğru döndü. Kalbi çok hızlı çarpıyordu. Kız elindeki notları okuyordu. Cebinden çıkardığı bir kağıda '' Yerini bana satar mısın?'' yazdı ve kızın yanında ki adama uzattı. Adam kağıdı okudu ve garip garip delikanlıya baktı. Tam o sırada çocuk gözüyle çaktırmadan cebini işaret etti ve çıkardığı bir yüzlüğü ucundan adama gösterdi. Adam hafifçe kafasını evet anlamında salladı. Delikanlı yüzlüğü çıkartıp adama verdi çaktırmadan. Adam koca bir tebessümle ve birazda şaşkın bir ifadeyle kalktı. Delikanlı çabucak oraya oturdu.
Kalbi yerinden çıkacak gibiydi sıra son hamleye gelmişti...
Cebinden ona mutluluğun kapılarını aralayacak olan kağıdı çıkardı. Heyecandan ölecek gibiydi. Sonra kağıdın altına '' Cevabın evetse bir sonraki durakta beni bekle'' yazdı ve çaktırmadan kağıdı kızın paltosunun cebine sıkıştırdı.Sonra yerinden kalktı. Kapıya doğru giderken adama boşuna verdiği yüz lira aklından geçti. Tren durdu. Acele olarak aşağı indi. bir başka kağıda ''Cebine bak'' yazdı hızlıca. Sonra kızın oturduğu cam kenarına gidip kağıdı cama yapıştırdı. Kız birden irkildi. Fazla sert vurmuştu delikanlı cama. Bunun için sonra özür dileyebilirdi. Kız şaşkın bir ifadeyle elini cebine götürdü. Cebi boştu. Delikanlı gözleriyle diğer cebini işaret etti. Trendeki kalabalıkta çocukla, kızı izliyordu. Kız çıkartıp, delikanlının notunu okudu. Birden delikanlıya çevirdi başını. Kocaman gözleriyle şimdi delikanlıya bakıyordu. Delikanlı gözlerini kaçırmamak için zor tutuyordu kendini. Çok heyecanlanmıştı. Tren'in kapıları kapandı. Sadece bir birlerine bakıyorlardı. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başladı. O sırada kızın telefonu çalmaya başladı. Kız telefonu çıkartıp ekranına baktı. Delikanlı henüz hızlanmamış trenin yanında yürüyordu. Kızdan başka bir yere bakmıyordu. Sonra kız çalan telefonunun ekranını delikanlıya çevirdi. Ekranda arayan kişi olarak ''Aşkım'' yazıyordu.
Delikanlı birden yürümeyi kesti. Ne kadar aptal olduğunu düşündü birden. Böyle bir kızın bir sevgilisi olmadığını ona düşündüren şey neydi acaba. Kız, hafif üzgün bir ifadeyle delikanlıya özür diler gibi bir bakış attı. Delikanlı yıkılmıştı. havanın bir hali soğuk olduğunu fark etti. Bir süre öylece durduktan sonra ellerini cebine atıp yürümeye başladı. Sonra hafif bir tebessüm attı. Kitabını heyecandan trende unuttuğunu fark etti. Soğukta yürümeye devam etti.
30 Ocak 2013 Çarşamba
O.çocuğu Sevgilim
Bugün akşam vakti her zamanki umumi işportacının yanından geçiyordum. Tesadüfen kavga eden bir çift gördüm. Öyle güzel tartışıyorlardı ki, o an yanımda sevgilim olmasını ve onunla tartışmayı çok isterdim, ta ki o ana kadar.
Kız, çocuğa elindeki kocaman çantayla vurup, '' Orospu çocuğu '' dedi. Tonlamasında kıskançlık vardı. Belli ki, çocuk, kıza aşıktı ve bunu ona olan sevgisi yüzünden yaptığını anlatmaya çalışıyordu. Çocuk her ''Seni seviyorum'' dediğinde kız başında ki sıfatı değiştirerek ''çocuk'' kelimesinden yeni küfürler türetiyordu.''
Kız laftan anlamıyordu. Öylesine kızmıştı ki, bir taraftan küfür ediyor, bir taraftan da çocuğa aduket çekiyormuş gibi bir takım hareketlerle göğüsünden ittirmeye çabalıyordu. Çocuk sonunda dayanamayıp kıza kafa attığında çevredeki meraklı bakışlardan ''Ooooo'' diye bir nida yükseldi. Kız şimdi yerde yatıyor ve oluk oluk kanayan burnunu tutuyordu. Bir taraftan da ''Orospu çocuğu'' diye bağırıyordu. Sanırım bu en sevdiği küfürdü.
Çocuk arkasını dönüp gittiğinde kız arkadan bağırdı. '' Nereye gidiyorsun. O kadının kim olduğunu söyleyeceksin bana.'' Çocuk bir an durdu ve cebinden çıkardığı peçeteye bir şeyler yazdı. Geri döndü peçeteyi kıza fırlattı. Bir şey demeden dönüp tekrar gitti. Kalabalık merakla kızın kağıdı okumasını bekliyordu. Ama sanırım burnundan bir kaç kemik kırılmış olacaktı ki hala inliyordu.
Bir hamleyle doğruldu ve mendili alıp okudu. Bir süre donakaldı. Burnundan süzülen kanlar tişörtüne damlıyordu. Ama o aldırış etmedi. Yan tarafımdan, kalabalığın içenden bir ses geldi. '' Peçetede ne yazıyor acaba. Kızın haline baksanıza dut yemiş bülbüle döndü zavallım '' Kız daha sonra bir an irkilip kendine geldi ve peçeteyi burnuna bastırdı. Yere fırlattı.Çantasını yerden aldı. Bir sigara çıkartıp yaktı. Sonra çocuğun gittiği yöne doğru ilerleyerek gözden kayboldu.
Meraklı kalabalık ve ben sakin adımlarla peçeteye doğru ilerledik. Çünkü kızı birden bire böyle sus pus edecek ne yazıyor olabilirdi kağıtta hepimiz merak içerisindeydik. Şu an bunu öğrenmek dünyadaki en önemli şeyi idi meraklı kalabalık ve benim için. Bir gönüllü seçtik. Peçeteyi yerden aldı. Açıp okuduğunda bir den bir kahkaha attı. Hemen koşup peçeteye baktım. Peçetede şu sözcükler yazılıydı. '' O kafede bizi birlikte gördüğün ve seni aldattığımı düşündüğün kadın; yıllardır görmediğin annendi. Onu senin için buldum. Senin için yaptığım şeyden dolayı beni çok sevdi ve kısa sürede kaynaştık. Ama yine de, eğer sen haklıysan, bu durumda senden daha büyük orospu çocuğu mu var? Hoşçakal sevgilim.''
Yazmaya gerekli görülen not: Ben o işportacıyı hiç tanımam. Akşam vakti önünden geçmişliğim de yok. Daha önce kendisine orospu çocuğu denildiği zaman, karşısındakine kafa atan çok insan gördüm ama bunların hiç biri bir kıza değildi.Bunları yazıyor olmam aklımdan böyle sapkın düşüncelerin geçtiğini de göstermez.Bu anlatılanlar tamamen kurgudan ibarettir.
Kız, çocuğa elindeki kocaman çantayla vurup, '' Orospu çocuğu '' dedi. Tonlamasında kıskançlık vardı. Belli ki, çocuk, kıza aşıktı ve bunu ona olan sevgisi yüzünden yaptığını anlatmaya çalışıyordu. Çocuk her ''Seni seviyorum'' dediğinde kız başında ki sıfatı değiştirerek ''çocuk'' kelimesinden yeni küfürler türetiyordu.''
Kız laftan anlamıyordu. Öylesine kızmıştı ki, bir taraftan küfür ediyor, bir taraftan da çocuğa aduket çekiyormuş gibi bir takım hareketlerle göğüsünden ittirmeye çabalıyordu. Çocuk sonunda dayanamayıp kıza kafa attığında çevredeki meraklı bakışlardan ''Ooooo'' diye bir nida yükseldi. Kız şimdi yerde yatıyor ve oluk oluk kanayan burnunu tutuyordu. Bir taraftan da ''Orospu çocuğu'' diye bağırıyordu. Sanırım bu en sevdiği küfürdü.
Çocuk arkasını dönüp gittiğinde kız arkadan bağırdı. '' Nereye gidiyorsun. O kadının kim olduğunu söyleyeceksin bana.'' Çocuk bir an durdu ve cebinden çıkardığı peçeteye bir şeyler yazdı. Geri döndü peçeteyi kıza fırlattı. Bir şey demeden dönüp tekrar gitti. Kalabalık merakla kızın kağıdı okumasını bekliyordu. Ama sanırım burnundan bir kaç kemik kırılmış olacaktı ki hala inliyordu.
Bir hamleyle doğruldu ve mendili alıp okudu. Bir süre donakaldı. Burnundan süzülen kanlar tişörtüne damlıyordu. Ama o aldırış etmedi. Yan tarafımdan, kalabalığın içenden bir ses geldi. '' Peçetede ne yazıyor acaba. Kızın haline baksanıza dut yemiş bülbüle döndü zavallım '' Kız daha sonra bir an irkilip kendine geldi ve peçeteyi burnuna bastırdı. Yere fırlattı.Çantasını yerden aldı. Bir sigara çıkartıp yaktı. Sonra çocuğun gittiği yöne doğru ilerleyerek gözden kayboldu.
Meraklı kalabalık ve ben sakin adımlarla peçeteye doğru ilerledik. Çünkü kızı birden bire böyle sus pus edecek ne yazıyor olabilirdi kağıtta hepimiz merak içerisindeydik. Şu an bunu öğrenmek dünyadaki en önemli şeyi idi meraklı kalabalık ve benim için. Bir gönüllü seçtik. Peçeteyi yerden aldı. Açıp okuduğunda bir den bir kahkaha attı. Hemen koşup peçeteye baktım. Peçetede şu sözcükler yazılıydı. '' O kafede bizi birlikte gördüğün ve seni aldattığımı düşündüğün kadın; yıllardır görmediğin annendi. Onu senin için buldum. Senin için yaptığım şeyden dolayı beni çok sevdi ve kısa sürede kaynaştık. Ama yine de, eğer sen haklıysan, bu durumda senden daha büyük orospu çocuğu mu var? Hoşçakal sevgilim.''
Yazmaya gerekli görülen not: Ben o işportacıyı hiç tanımam. Akşam vakti önünden geçmişliğim de yok. Daha önce kendisine orospu çocuğu denildiği zaman, karşısındakine kafa atan çok insan gördüm ama bunların hiç biri bir kıza değildi.Bunları yazıyor olmam aklımdan böyle sapkın düşüncelerin geçtiğini de göstermez.Bu anlatılanlar tamamen kurgudan ibarettir.
28 Ocak 2013 Pazartesi
Bankta Kitap Okuyan Sarışın Kız
Dün maçka parkında dinleniyordum. bir süre sonra karşı bankta kitap okuyan sarışın bir kız fark ettim. Bir an içimden ''Ouvv yeah'' diye bağırmak geldi. Tam olarak planım şuydu. '' Ouvv yeah'' diye bağıracaktım. Karşı bankta kitap okuyan sarışın kızın dikkati dağılacaktı, o boşluktan fırsat bularak ona evlenme teklif edecektim.
Tam kendimi bağırmaya hazırlarken arkadan Bired Pitten bozma, sarı yağız bir delikanlı bankta kitap okuyan sarışın kıza arkadan dolanarak onlar için ufak ama benim için Roma'yı yeniden yakmaya yetecek kadar ateşli bir öpücük kondurdu. Ve sonra olan oldu. Dilimin ucunda tuttuğum o cümle heyecan içinde, gözlerimi pörtletmeme sebep olarak birden çıkıverdi. '' ''Ooouvvv yea'' Böylece sadece bankta kitap okuyan sarışın kızın dikkatini çekmekle kalmadım, ona arkadan sarılan Biret'inde dikkatini çekmiş oldum.
Ne diyeceğimi bilemediğimden, çabucak sıvama kısmına geçtim. '' Merhaba, Oouvvv yea eski yunan mitolojisinde aşk'a adını veren tanrı. Sizi görünce birden o geldi aklıma.'' dedim ve fesatça dünyam başıma yıkılmışcasına gülümsedim. Zaten şuurum gitmişti ne kaybederdim ki, iki sarışına mitolojiden palavra sıkmakla. Çakma Bired çok geçmeden lafı yapıştırdı; ''Biz onu eros olarak biliyorduk ama.'' Aklı sıra benden akıllı olduğunu ispatlayarak kızı benden soğutacaktı. ''Bankta artık kitap okumadan oturan sarışın kız bunları yer mi hiç?'' diye düşündüm. Sanırım yemişti. Bana alaycı alaycı bakıp gülmesinden anladım bunu. O an verilebilecek en iyi cevabı vermeye çalıştım. '' Siz derken? Kıza sordun mu hiç belki o seninle olmak istemiyor, belki Benjamin button'u izledikten sonra senden soğumuştur, belki şu an benimle olmak istiyor.(Tam olarak sıçtıktan sonra, sıvama kısmı burası)'' hızımı alamadan kıza döndüm devam ettim. '' Şu an bir karar vermelisin artık. Ya ben, ya o? Dur, vazgeçtim. Şu an bu çakma Bired sana arkadan dolanmışken sağlıklı düşünemiyor olabilirsin. Bu numaram beni ararsın. Ouuvvv yea de bu arada tabiki bir Yunan tanrısı değildi. Çakma bired haklı ama Eros şu an benim gözlerimden sana bakıyor olsaydı, tüm oklarını kırar sadece iki tane bırakırdı. Biri senin için, birisi de kendisi için. Çünkü güzelliğin tanrıları bile kendisine aşık edecek kadar büyüleyici.'' Hadi ben kaçar.
Giderken çaktırmadan bir ara arkama baktım. telefonumu bankta unuttuğumu fark ettim. O ambiyansı bozamazdım. Artık çok geçti. Bu yüzden geriye dönmedim. Kızı kaptım mı asla öğrenemeyeceğim ama, kullanmadığım bir telefona daha 10 ay daha taksit ödeyecektim. Bari gidip telefonu aldığım yerdeki kıza yazayım diye geçirdim içimden. Hem ona Eros'un aşk tanrısı olduğundan falan da bahsederdim. İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor.
Yazmaya gerekli görülen not: Ben dün hiç maçka parkında bulunmadım. Ouvv yea de demem. Bankta gördüğüm her hangi bir kıza aşık bile olsam tanışacak cesarete sahip değilim. Telefoncu kızlara da yazmam. Hiç taksitle telefon da almadım, hep peşin. Bu yazılanlar sadece kurgudan ibarettir.
26 Ocak 2013 Cumartesi
Şatobiryan Böyle Yapılır
Bir gün arkadaşlarla bir kafede otururken aniden canımız Şatobiryan çekti. Çay, kahve ne varsa içmeyi bırakıp acele ile evin yolunu tuttuk. İçimizdeki Şatobiryan yeme isteği o kadar kuvvetliydi ki hesabı bile ödemeyi unuttuk. Neyse ki sürekli takıldığımız kafeydi daha sonra dönüp ödeme şansımız olacaktı.
Eve geldiğimizde herkes bir yandan malzemeleri toparlamaya çalıştı. Kemal ''Abi ben bir gün canımız Şatobiryan çeker diye hep buzlukta iki büyük dilim dana fleto saklardım kısmet bugüne imiş.'' dedi. Bu gerçekten bizim için büyük şanstı. Öyle ise ''Kemal, fletoları buzluktan çıkartıp, çözdürmek senin vazifen'' dedim bir maestro edasıyla. Az da tuz lazım olacaktı bu yüzden kilerden bir poşet tuzu alıp azcık kalana kadar lavaboya boşalttım böylece az tuzumuz hazırdı. '' Evet şimdi sıra az karabiberde'' dedim ve tam karabiber poşetini elime almışken , Berkcan çevik bir hamle ile poşeti elimden kapıp, ucunu az yırttı ve içinden bir tutam alıp ''İşte hazır'' dedi. Bu panik içerisindeki hareketini bir an önce Şatobiryanın hazır olmasını istemesine verdim ve kafamı hafif yana çevirip ufak bir tebessüm attım.
Sebzegiller manavdan sipariş edildikten sonra kolları sıvayıp Bernez sosa giriştim. Grupta bernez sos yapmak benim işimdi. Çünkü bernez sosu en iyi ben yapardım.Tam sirkeyle baharatları pişirmeye hazırlanırken yumurtamız olmadığını fark ettim. Gözümden ince bir yaş süzüldü. Yumurta olmazsa tüm gösteri mahvolacaktı. Daha fazla gözyaşı dökülmeye başladı. Umarsızca akan yaşlara bir türlü hakim olamıyordum. Sorumluluğum büyüktü. Grupun bana olan güvenini boşa çıkartamazdım. Acilen yumurta gerekiyordu. En sonunda Kemal'e '' Abi soğan doğramanın sırasımı şimdi, yumurta yoksa ben de yokum.''diye serzenişte bulundum. Kemal komşudan bir koşu gidip yumurtuları aldı. Hatta hazır sarısı çıkarılmış şekilde almış olduğunu fark ettiğimde Kemal'e bunu sormak için çok geçti. Ya bunu soracaktım, ya da bernez sosumun yumurta ile buluşması için artık çok geç olacaktı. Ben bernez sosu seçtim. Grubun bütün yükü omuzlarımdayken, bu sorumluluğa ihanet edemezdim. Gösteri tamamlanmalıydı. Bernez sos, Şatobiryan için hazır olmalıydı.
Ve ben sosu hazırladım. Berkcan mantarları soteledi. Kemal ise filetoları izgarada pişirdi. Sıra voltranı oluşturmaya gelmişti. Hepimiz güçlerimizi birleştirdiğimizde Nefis şatobiryan karşımızda duruyordu. Kemal pencereye çıkıp haykırmaya başladı. ''Heeyyy! Tüm mahalle bugün hepiniz yemeğe bize davetlisiniz. Koşun, çekinmeyin. Haydi gelin.'' O esnada karşı binadan ''Kim lan o bağıra...'' diye bir ses geliyorken, kısa bir süre içerisinde Kemal'i pencereyi kapatmış sofrada şatobiryanın başındayken gördüm. '' Hadi abi, sadece ben mi acıktım gelmiyor musunuz?'' dedi. Oturup şatobiryanlarımızı yedik ve o günden sonra Kemal bir daha pencereyi açmadı.
Eve geldiğimizde herkes bir yandan malzemeleri toparlamaya çalıştı. Kemal ''Abi ben bir gün canımız Şatobiryan çeker diye hep buzlukta iki büyük dilim dana fleto saklardım kısmet bugüne imiş.'' dedi. Bu gerçekten bizim için büyük şanstı. Öyle ise ''Kemal, fletoları buzluktan çıkartıp, çözdürmek senin vazifen'' dedim bir maestro edasıyla. Az da tuz lazım olacaktı bu yüzden kilerden bir poşet tuzu alıp azcık kalana kadar lavaboya boşalttım böylece az tuzumuz hazırdı. '' Evet şimdi sıra az karabiberde'' dedim ve tam karabiber poşetini elime almışken , Berkcan çevik bir hamle ile poşeti elimden kapıp, ucunu az yırttı ve içinden bir tutam alıp ''İşte hazır'' dedi. Bu panik içerisindeki hareketini bir an önce Şatobiryanın hazır olmasını istemesine verdim ve kafamı hafif yana çevirip ufak bir tebessüm attım.
Sebzegiller manavdan sipariş edildikten sonra kolları sıvayıp Bernez sosa giriştim. Grupta bernez sos yapmak benim işimdi. Çünkü bernez sosu en iyi ben yapardım.Tam sirkeyle baharatları pişirmeye hazırlanırken yumurtamız olmadığını fark ettim. Gözümden ince bir yaş süzüldü. Yumurta olmazsa tüm gösteri mahvolacaktı. Daha fazla gözyaşı dökülmeye başladı. Umarsızca akan yaşlara bir türlü hakim olamıyordum. Sorumluluğum büyüktü. Grupun bana olan güvenini boşa çıkartamazdım. Acilen yumurta gerekiyordu. En sonunda Kemal'e '' Abi soğan doğramanın sırasımı şimdi, yumurta yoksa ben de yokum.''diye serzenişte bulundum. Kemal komşudan bir koşu gidip yumurtuları aldı. Hatta hazır sarısı çıkarılmış şekilde almış olduğunu fark ettiğimde Kemal'e bunu sormak için çok geçti. Ya bunu soracaktım, ya da bernez sosumun yumurta ile buluşması için artık çok geç olacaktı. Ben bernez sosu seçtim. Grubun bütün yükü omuzlarımdayken, bu sorumluluğa ihanet edemezdim. Gösteri tamamlanmalıydı. Bernez sos, Şatobiryan için hazır olmalıydı.
Ve ben sosu hazırladım. Berkcan mantarları soteledi. Kemal ise filetoları izgarada pişirdi. Sıra voltranı oluşturmaya gelmişti. Hepimiz güçlerimizi birleştirdiğimizde Nefis şatobiryan karşımızda duruyordu. Kemal pencereye çıkıp haykırmaya başladı. ''Heeyyy! Tüm mahalle bugün hepiniz yemeğe bize davetlisiniz. Koşun, çekinmeyin. Haydi gelin.'' O esnada karşı binadan ''Kim lan o bağıra...'' diye bir ses geliyorken, kısa bir süre içerisinde Kemal'i pencereyi kapatmış sofrada şatobiryanın başındayken gördüm. '' Hadi abi, sadece ben mi acıktım gelmiyor musunuz?'' dedi. Oturup şatobiryanlarımızı yedik ve o günden sonra Kemal bir daha pencereyi açmadı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






