Yaşı 25 civarlarındaydı. Bir devlet dairesinde memur olmalıydı zira dizinin bir karış altındaki ekose etek ve 80'ler den kalma yakaları fırfırlı gömleği ile birlikte tüm belirtiler öyle olduğunu işaret ediyordu. Saçlarını topuz yapmıştı. Tahmini biraz daha ileri götürürsek büyük ihtimal öğretmendi.
Bizim mahalleye taşınalı henüz 3 ay olmuştu. Saçlarını hiç açık görmemiştim. Her gün aynı şeyleri yapıyor olmalıydı. Bizim evin önünden her geçişinde kaldırımın sağ tarafından yürüyordu. Onu bir kez olsun sol taraftan yürürken görmedim. Değişiklikten pek hoşlanmadığı belliydi. Çok sıkıcı bir hayatı olmalı diye düşünüyordum. Ta ki o güne kadar...
Buradan sonra aslında bana ihtiyacınız yok. Hayal gücünüzü kullanabilirsiniz...
Bol şans.
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
26 Temmuz 2013 Cuma
18 Temmuz 2013 Perşembe
İHTİYAR RESSAM VE GENÇ KIZ
İstanbul'a yeni gelmişti ihtiyar ressam. İlk işi sırtında tuvali ve elinde valiziyle Beyoğlu'na gitmek oldu. Bir kaç gün dışarılarda kaldıktan sonra nihayet kendisine ucuz, derme çatma bir ev bulabildi. Bu yere pek ev denilemezdi ama yine de o halinde memnundu. Şaheserini bu evde yapacaktı içine doğuyordu. Tek derdi bir tane odası olan bu çatı katının yeterince ışık almamasıydı. Bu romatizmaları için kötüydü fakat, bundan daha iyi bir yere de parasının yetmeyeceğini gayet iyi biliyordu. Hayatı boyunca hiç iyi kazanamamıştı.Ama o bir gün adının, Picasso ve Van Gogh ile anılacağı eserini ortaya çıkartacağından şüphesi yoktu. Zaten bu yüzden İstanbul'a gelmeye karar vermişti.
Özenle tuvalini ve fırçalarını pencerenin önüne yerleştirdikten sonra eli ile cebini yokladı. Depozito ve kirayı verdikten sonra neredeyse hiç parası kalmamıştı. Bu gece bir resim yapıp, yarın satmayı umuyordu yoksa; açlıktan ölebilirdi. Dışarı ekmek ve biraz zeytin almak için çıktı.
Bir birini izleyen günler ve ayların ardından zaman zaman yaptığı tabloları satarak geçimini sağladı ihtiyar. Yine de beklediği şaheseri bir türlü yapamamıştı. Umudu hala canlıydı. Romatizmaları iyice ıstırap verir olmuştu. Artık çok az dışarı çıkabiliyordu. Merdivenleri inmek işkence gibi geliyordu. Eskiden yaptığı doğa, deniz manzaralarını özlüyordu. Şimdilerde ise odasından neredeyse hiç çıkmadan, sokağI gören manzarasından bakıp kurduğu hayalleri resmediyordu. Hayal kuramadığı zamanlarda komşuların getirdiği yiyecekleri bile resmettiği oluyordu.
Bir gün alt katlarına bir üniversite öğrencisi taşındı. Kız hostes olmak için okuyordu. Okuldan kalan zamanlarda da bir kafede çalışıyordu. Kısa sürede yukardaki huysuz ihtiyarın namını duyup onunla tanışmak için yukarı çıktı. Gerçekten de ihtiyar anlattıkları gibi çok huysuzdu. Elbette sonradan böyle olmuştu. Dışarı çıkıp resim yapamamak ihtiyarı gün geçtikçe aksi biri haline getirmişti. Her ne kadar ilk gün bu uçmaya meraklı kızı aynı huysuzlukla karşılamış olsa da, kızın kolay vazgeçmeyen yapısı sayesinde ilerleyen günlerde güzel bir dostlukları olmuştu.
Kız okul ve kafe dışındaki tüm vaktini huysuz ihtiyarın yanında geçiriyordu. Tatili olan tek gün dışarı çıkıyor ve bütün gün geziyordu. Sonra koşar adım huysuz ihtiyarın yanına gelip gördüklerini anlatıyordu. İhtiyar da resimlerini çiziyordu. Kız çalıştığı kafeye ihtiyarın resimlerini koymak için izin bile almıştı. İhtiyar artık komşulardan yemek kabul etmiyordu. Resimleri arada bir satıldıkça, kız parası ile ona yiyecek ve boya alıyordu. Bu durum ihtiyarı gururlandırıyordu.
Kız son sınıfa gelmişti. Dostlukları epey ilerlemişti. Gelecek planlarını ihtiyar adama anlatıyordu. Nerelere uçmak istediğini. Ona gittiği ülkelerden ne kadar çok hediye getireceğinden bahsediyordu; öyle ki, koyacak yer bulamayacaktı. İhtiyarda artık huysuzluk kırıntısı bile kalmamıştı. Aksine hayat doluydu. Romatizmaları bile eskisi gibi azmıyordu. Kendi kızı gibi seviyordu bu kızı. Artık bir şaheser yapmakta umurunda değildi. Tek dileği ölmeden kızın hayalinin gerçek olduğunu görmek istiyordu.
Kızın mezuniyetine pek bir şey kalmamıştı. İhtiyar, kız için bir mezuniyet hediyesi yapmaya karar verdi. Kızın en çok gitmek istediği ülke İtalya'ydı. Sürekli gitmediği halde ihtiyara İtalya'dan bahsederdi. İhtiyarda kızın anlattıklarından ona İtalya'yı resmetmeye koyuldu. Kızın resmin bitmiş halini görünce yüzünün alacağı hali düşündükçe, yetmiş üç yaşındaki kalbi tıpkı gençliğinde çok ünlü bir ressam olmayı hayal ederek çıkmaya karar verdiği bu yolculuğun başındaki gibi hızla çarpıyordu.
***
Dışarıda fırtına vardı adeta. Kız üç haftadır uğramıyordu. Resim neredeyse bitmek üzereydi. İhtiyar, kızın okulu bitirebilmek için çok ders çalıştığını bu yüzden gelemediğini düşünüyordu. Yine de içinde bir huzursuzluk vardı. Geride kalan koca dört yıl içerisinde bir çok kez finallere hazırlanmıştı ama hiç bu kadar ara vermemişti uğramak için. Sonunda dayanamadı ihtiyar. Tüm gücünü topladı ve kızın dairesine inmek için dışarı çıkmaya karar verdi. Son üç yıldır odasından dışarıya adımını dahi atmamıştı. Kapının diğer tarafına geçmek onu biraz korkutuyordu. Dışarıya hepten yabancılaşmıştı. Ama bunu yapmak zorundaydı. Onu tekrar hayata bağlayan, öz kızı gibi sevdiği bu kız için yapacaktı.
Merdivenleri ağır ağır indikten sonra nihayet kızın dairesine gelmişti. Kapının önünde biraz soluklandıktan sonra ağır ağır vurdu kapıya. Esmer ve genç bir delikanlı açtı kapıyı bu kızın sevgilisiydi. ''Buyur bey amca kime bakmıştın'' dedi esmer genç. İhtiyar karşısında kızı görmeyi umuyordu bu yüzden şaşırmıştı biraz. '' Ben Melis'e bakmıştım'' dedi kısık sesle. Melis lafını duyunca gencin yüzü birden tarifsiz bir kederle kaplandı. '' Gel bey amca gel'' diye yanıtladı. Gencin yüz ifadesi ihtiyarın hiç hoşuna gitmemişti. İçeriye girmeye korkuyordu. Yorgun kalbi hızla çarpıyordu. Ağır adımlarla içeriye doğru ilerledi. Salona girdiğinde bir kaç kişilik bir kalabalık ona bakıyor ve kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Fakat ihtiyar gözlerini dehşet içerisinde açmış yatakta yatan genç kıza bakıyordu. Kızın yanı başında duran annesi ihtiyara bir şeyler söyledi ama o hiç bir şey duymuyordu. Sadece yatakta yatan kıza bakıyordu. Kız da ona bakıyordu. Gözlerini bir birlerinden ayırmıyorlardı. İhtiyarın gözlerindeki dehşete rağmen, kızın solgun yüzünde birer zümrüt gibi parlayan yeşil gözleri günler sonra ilk defa gülüyordu. Kızın annesi ihtiyarın kim olduğunu bilmiyordu fakat, kızını günler sonra ilk defa o halde görünce içini büyük bir sevgi kapladı bu ihtiyara karşı. İhtiyar kızdan gözlerini ayırmadan yavaş adımlarla ona doğru yürüyordu. Yaklaştıkça kızın bir lokma kalmış vücuduna, çökmüş avurtlarını şaşkınlıkla inceliyordu. Bu yatan kız Melis'e hiç benzemiyordu. Ona benzeyen tek yeri hala kocaman yeşil olan gözleriydi. Ama onlarda eskisi gibi bakmıyordu. İlerleyip yatağın yanına geldi. Bir an gözü kızın başında duran serumla takıldı. Ağır ağır gözüyle serumdan kızın koluna giden hortuma baktı. Kız bunu fark edip kolunu yorganın altına gizlemeye çalıştı. İster istemez ihtiyarın gözünden iki damla yaş süzülüp sakallarının arasında kayboldu. Kız, ihtiyarın aksine gülümsüyordu. Cılız ve yorgun sesiyle ''Hoş-gel-din'' dedi konuşmakta zorlanarak. İhtiyarın dayanacak gücü kalmamıştı. Kızın sesini duyar duymaz ayaklarının bağı çözüldü ve kızın yanı başına oturdu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Kızın elini sıkıca kavradıktan sonra hafifçe gülmeye çalışarak '' Hoşbulduk'' dedi. Kız bunun akabinde kısa ama şiddetli bir öksürük nöbetine girdi. Kız öksürdükçe ihtiyarın kalbi parçalanıyordu. Kendini toparlamaya çalışıp '' Ne oldu sana böyle ?'' diye nazikçe sordu. Kız gülümsemeye çalışıp, '' Üşütmüşüm biraz '' dedi. İhtiyar bunun yalan olduğunu bildiği halde kıza gülümsedi. Sonra kız hafifçe doğrulmaya çalıştı ama çok güçsüzdü başaramadı. İhtiyar ne yapmak istediğini anlamıştı ve kıza doğru yaklaştı. Kız kocaman yeşil gözleriyle annesine ve odadakilere baktıktan sonra ihtiyarın kulağına kimsenin bilmediği bir sır veriyormuşçasına fısıldadı; '' Biliyor musun? Sınavları kaçırdım. Bir daha asla hostes olamayacağım. Sana o hep sözünü verdiğim hediyeleri de getiremeyeceğim. Affet beni.'' İhtiyar ölüm döşeğinde bile kendisini düşünmeyen bu kızın karşısında bir çocuk gibi ağlamamak için zor duruyordu. Kendini bir kere daha toparlayıp kızın kulağına eğilip, '' Kazın ayağı öyle değil '' dedi. Kız pek bir şey anlamamıştı bu dediğinden.
İhtiyar kızın sevgilisi olan esmer gence yanına gelmesini işaret etti. Genç sonra yukarıya ihtiyarın dairesine çıkıp elinde bembeyaz bir bez ile sarılmış bir tablo ile aşağı indi. Kız bunun bir resim olduğunu anlamıştı ve çok heyecanlanmıştı. İhtiyar resmi kızın tam karşısındaki duvara asılmasını istedi. Bu bir süpriz olmalıydı resim asılana kadar kıza bir şey göstermediler. Sonunda kıza bakabilirsin dediklerinde kız gözünden süzülen iki damla yaşa mani olamadı. İhtiyar araya girdi '' Mezuniyetin için yapmıştım. '' dedi. Kız resme dalıp gitmişti. Tablo: Gece vakti Roma üzerinden inişe geçen bir uçağın penceresinden görünen şehrin resmiydi. Kız resmin tıpkı onun hayallerindeki gibi olduğunu fark etti. Tabi ki hayalindeki gibi olacaktı. İhtiyar Roma'ya hiç gitmemişti ki; onun bildiği tek Roma, kızın hayallerindeki Roma'ydı. Kız kendi bile duymakta zorlanacağı şekilde '' Teşekkür ederim '' dedi. İhtiyar, kızın elini hafifçe sıkarak sadece gözlerinin içine bakmakla yetindi. Kızda ona üzülme der gibi yüz ifadesini değiştirdi. O arada odada bulunan doktor araya girdi. Sanırım bu kadar süpriz yeter. Kızımızın biraz dinlenmesi gerekecek. İhtiyar bunu duyduktan sonra kızın kulağına tekrar eğilip, '' Hadi biraz yat. Ben hep burada olacağım'' diye fısıldadı. Kız gülümseyerek gözlerini yumdu.
Sonraki saatlerde ailesi kızın geçirdiği hastalıktan bahsetti ihtiyara. Çocukluğundan beri bu hastalığı taşıdığını söylediler. İhtiyar hayat dolu olan bu kızın, bu kadar kısa bir sürede nasıl böyle bir hala geldiğini hala anlayamıyordu. Bunu belkide dünyada hak edecek en son insan Melis idi, ihtiyara göre. Sonra da ihtiyar, Melisin onu nasıl yaşama bağladığını, boş zamanlarında beraber resim yaptıklarını, sonra o resimleri kızın çalıştığı kafe de nasıl sattığından bahsetti. O arada kızın sevgilisi esmer genç gayri ihtiyarı araya girdi. '' Bey amca iyide kafe de hiç resim yoktu ki!'' dedi. '' Olur mu evladım. Melis resimlerimi çalıştığı kafe de satardı. Kazancıyla da boya gibi şeyler alır getirirdi. Hatta ilk başta patronu kabul etmedi diye işi bırakmakla tehdit etmiş sonra kabul etmek zorunda kalmış. Hatta resimlere ilgi çok olunca özür bile dilemiş daha sonra.'' diye karşılık verdi ihtiyar. Genç tekrar yanıtladı. '' Ben o kafe ye sürekli giderdim Melis'i görmek için. Hiç resim yoktu. Bir defasında bir kaç tane getirdi ama üç hafta kadar resimlerin yüzüne kimse bakmayınca resimlerin olduğu kısmı, şeker macunu tezgahı ile yenilediler. Ama sanırım senin resimlerin nerede olduğunu biliyorum.'' dedi ve ihtiyarı alıp Melis'in odasını açtı. İhtiyar gözlerini kendi yaptığı tablolarla dolu olan duvardaki resimlerin arasında gezdirdi. Duvar dibinde de istiflenmiş bir çok resim vardı. Her yer onun resimleri ile doluydu. Hatta resimlere bakarken aklına Melis'in o resimleri satarken, resimleri satın alanlarla ilgili uydurduğu tüm o ilginç hikayeleri nasıl yazdığını düşündü. Hemen hemen her resmin satılırken başından ilginç bir olay geçiyordu. İşte ölüm döşeğinde içeride yatan bu kızın hayallerine ulaşamadan solup gideceğini düşündükçe kendi fazladan yaşadığı günlere lanet okuyordu. Artık çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordu ve içinden yıllarca gizlediği en ağır küfürleri hayatın kendisine ediyordu.
***
Melis toprağa verileli 6 ay geçmişti. İhtiyar, Melis'in dairesine taşınmış orada ölümü bekliyordu. Gökyüzüne her baktığında geçen uçakların içerisinde o kocaman yeşil gözleriyle Roma üzerinden geçerken şöyle çaktırmadan uçağın penceresinden Melis'in baktığını, kendisinin de Roma'da bir çatı katının penceresinden kafasını çıkarmış,göz göze geldiklerini hayal ediyor, gülümsüyordu.
- BİTTİ -
Özenle tuvalini ve fırçalarını pencerenin önüne yerleştirdikten sonra eli ile cebini yokladı. Depozito ve kirayı verdikten sonra neredeyse hiç parası kalmamıştı. Bu gece bir resim yapıp, yarın satmayı umuyordu yoksa; açlıktan ölebilirdi. Dışarı ekmek ve biraz zeytin almak için çıktı.
Bir birini izleyen günler ve ayların ardından zaman zaman yaptığı tabloları satarak geçimini sağladı ihtiyar. Yine de beklediği şaheseri bir türlü yapamamıştı. Umudu hala canlıydı. Romatizmaları iyice ıstırap verir olmuştu. Artık çok az dışarı çıkabiliyordu. Merdivenleri inmek işkence gibi geliyordu. Eskiden yaptığı doğa, deniz manzaralarını özlüyordu. Şimdilerde ise odasından neredeyse hiç çıkmadan, sokağI gören manzarasından bakıp kurduğu hayalleri resmediyordu. Hayal kuramadığı zamanlarda komşuların getirdiği yiyecekleri bile resmettiği oluyordu.
Bir gün alt katlarına bir üniversite öğrencisi taşındı. Kız hostes olmak için okuyordu. Okuldan kalan zamanlarda da bir kafede çalışıyordu. Kısa sürede yukardaki huysuz ihtiyarın namını duyup onunla tanışmak için yukarı çıktı. Gerçekten de ihtiyar anlattıkları gibi çok huysuzdu. Elbette sonradan böyle olmuştu. Dışarı çıkıp resim yapamamak ihtiyarı gün geçtikçe aksi biri haline getirmişti. Her ne kadar ilk gün bu uçmaya meraklı kızı aynı huysuzlukla karşılamış olsa da, kızın kolay vazgeçmeyen yapısı sayesinde ilerleyen günlerde güzel bir dostlukları olmuştu.
Kız okul ve kafe dışındaki tüm vaktini huysuz ihtiyarın yanında geçiriyordu. Tatili olan tek gün dışarı çıkıyor ve bütün gün geziyordu. Sonra koşar adım huysuz ihtiyarın yanına gelip gördüklerini anlatıyordu. İhtiyar da resimlerini çiziyordu. Kız çalıştığı kafeye ihtiyarın resimlerini koymak için izin bile almıştı. İhtiyar artık komşulardan yemek kabul etmiyordu. Resimleri arada bir satıldıkça, kız parası ile ona yiyecek ve boya alıyordu. Bu durum ihtiyarı gururlandırıyordu.
Kız son sınıfa gelmişti. Dostlukları epey ilerlemişti. Gelecek planlarını ihtiyar adama anlatıyordu. Nerelere uçmak istediğini. Ona gittiği ülkelerden ne kadar çok hediye getireceğinden bahsediyordu; öyle ki, koyacak yer bulamayacaktı. İhtiyarda artık huysuzluk kırıntısı bile kalmamıştı. Aksine hayat doluydu. Romatizmaları bile eskisi gibi azmıyordu. Kendi kızı gibi seviyordu bu kızı. Artık bir şaheser yapmakta umurunda değildi. Tek dileği ölmeden kızın hayalinin gerçek olduğunu görmek istiyordu.
Kızın mezuniyetine pek bir şey kalmamıştı. İhtiyar, kız için bir mezuniyet hediyesi yapmaya karar verdi. Kızın en çok gitmek istediği ülke İtalya'ydı. Sürekli gitmediği halde ihtiyara İtalya'dan bahsederdi. İhtiyarda kızın anlattıklarından ona İtalya'yı resmetmeye koyuldu. Kızın resmin bitmiş halini görünce yüzünün alacağı hali düşündükçe, yetmiş üç yaşındaki kalbi tıpkı gençliğinde çok ünlü bir ressam olmayı hayal ederek çıkmaya karar verdiği bu yolculuğun başındaki gibi hızla çarpıyordu.
***
Dışarıda fırtına vardı adeta. Kız üç haftadır uğramıyordu. Resim neredeyse bitmek üzereydi. İhtiyar, kızın okulu bitirebilmek için çok ders çalıştığını bu yüzden gelemediğini düşünüyordu. Yine de içinde bir huzursuzluk vardı. Geride kalan koca dört yıl içerisinde bir çok kez finallere hazırlanmıştı ama hiç bu kadar ara vermemişti uğramak için. Sonunda dayanamadı ihtiyar. Tüm gücünü topladı ve kızın dairesine inmek için dışarı çıkmaya karar verdi. Son üç yıldır odasından dışarıya adımını dahi atmamıştı. Kapının diğer tarafına geçmek onu biraz korkutuyordu. Dışarıya hepten yabancılaşmıştı. Ama bunu yapmak zorundaydı. Onu tekrar hayata bağlayan, öz kızı gibi sevdiği bu kız için yapacaktı.
Merdivenleri ağır ağır indikten sonra nihayet kızın dairesine gelmişti. Kapının önünde biraz soluklandıktan sonra ağır ağır vurdu kapıya. Esmer ve genç bir delikanlı açtı kapıyı bu kızın sevgilisiydi. ''Buyur bey amca kime bakmıştın'' dedi esmer genç. İhtiyar karşısında kızı görmeyi umuyordu bu yüzden şaşırmıştı biraz. '' Ben Melis'e bakmıştım'' dedi kısık sesle. Melis lafını duyunca gencin yüzü birden tarifsiz bir kederle kaplandı. '' Gel bey amca gel'' diye yanıtladı. Gencin yüz ifadesi ihtiyarın hiç hoşuna gitmemişti. İçeriye girmeye korkuyordu. Yorgun kalbi hızla çarpıyordu. Ağır adımlarla içeriye doğru ilerledi. Salona girdiğinde bir kaç kişilik bir kalabalık ona bakıyor ve kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Fakat ihtiyar gözlerini dehşet içerisinde açmış yatakta yatan genç kıza bakıyordu. Kızın yanı başında duran annesi ihtiyara bir şeyler söyledi ama o hiç bir şey duymuyordu. Sadece yatakta yatan kıza bakıyordu. Kız da ona bakıyordu. Gözlerini bir birlerinden ayırmıyorlardı. İhtiyarın gözlerindeki dehşete rağmen, kızın solgun yüzünde birer zümrüt gibi parlayan yeşil gözleri günler sonra ilk defa gülüyordu. Kızın annesi ihtiyarın kim olduğunu bilmiyordu fakat, kızını günler sonra ilk defa o halde görünce içini büyük bir sevgi kapladı bu ihtiyara karşı. İhtiyar kızdan gözlerini ayırmadan yavaş adımlarla ona doğru yürüyordu. Yaklaştıkça kızın bir lokma kalmış vücuduna, çökmüş avurtlarını şaşkınlıkla inceliyordu. Bu yatan kız Melis'e hiç benzemiyordu. Ona benzeyen tek yeri hala kocaman yeşil olan gözleriydi. Ama onlarda eskisi gibi bakmıyordu. İlerleyip yatağın yanına geldi. Bir an gözü kızın başında duran serumla takıldı. Ağır ağır gözüyle serumdan kızın koluna giden hortuma baktı. Kız bunu fark edip kolunu yorganın altına gizlemeye çalıştı. İster istemez ihtiyarın gözünden iki damla yaş süzülüp sakallarının arasında kayboldu. Kız, ihtiyarın aksine gülümsüyordu. Cılız ve yorgun sesiyle ''Hoş-gel-din'' dedi konuşmakta zorlanarak. İhtiyarın dayanacak gücü kalmamıştı. Kızın sesini duyar duymaz ayaklarının bağı çözüldü ve kızın yanı başına oturdu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Kızın elini sıkıca kavradıktan sonra hafifçe gülmeye çalışarak '' Hoşbulduk'' dedi. Kız bunun akabinde kısa ama şiddetli bir öksürük nöbetine girdi. Kız öksürdükçe ihtiyarın kalbi parçalanıyordu. Kendini toparlamaya çalışıp '' Ne oldu sana böyle ?'' diye nazikçe sordu. Kız gülümsemeye çalışıp, '' Üşütmüşüm biraz '' dedi. İhtiyar bunun yalan olduğunu bildiği halde kıza gülümsedi. Sonra kız hafifçe doğrulmaya çalıştı ama çok güçsüzdü başaramadı. İhtiyar ne yapmak istediğini anlamıştı ve kıza doğru yaklaştı. Kız kocaman yeşil gözleriyle annesine ve odadakilere baktıktan sonra ihtiyarın kulağına kimsenin bilmediği bir sır veriyormuşçasına fısıldadı; '' Biliyor musun? Sınavları kaçırdım. Bir daha asla hostes olamayacağım. Sana o hep sözünü verdiğim hediyeleri de getiremeyeceğim. Affet beni.'' İhtiyar ölüm döşeğinde bile kendisini düşünmeyen bu kızın karşısında bir çocuk gibi ağlamamak için zor duruyordu. Kendini bir kere daha toparlayıp kızın kulağına eğilip, '' Kazın ayağı öyle değil '' dedi. Kız pek bir şey anlamamıştı bu dediğinden.
İhtiyar kızın sevgilisi olan esmer gence yanına gelmesini işaret etti. Genç sonra yukarıya ihtiyarın dairesine çıkıp elinde bembeyaz bir bez ile sarılmış bir tablo ile aşağı indi. Kız bunun bir resim olduğunu anlamıştı ve çok heyecanlanmıştı. İhtiyar resmi kızın tam karşısındaki duvara asılmasını istedi. Bu bir süpriz olmalıydı resim asılana kadar kıza bir şey göstermediler. Sonunda kıza bakabilirsin dediklerinde kız gözünden süzülen iki damla yaşa mani olamadı. İhtiyar araya girdi '' Mezuniyetin için yapmıştım. '' dedi. Kız resme dalıp gitmişti. Tablo: Gece vakti Roma üzerinden inişe geçen bir uçağın penceresinden görünen şehrin resmiydi. Kız resmin tıpkı onun hayallerindeki gibi olduğunu fark etti. Tabi ki hayalindeki gibi olacaktı. İhtiyar Roma'ya hiç gitmemişti ki; onun bildiği tek Roma, kızın hayallerindeki Roma'ydı. Kız kendi bile duymakta zorlanacağı şekilde '' Teşekkür ederim '' dedi. İhtiyar, kızın elini hafifçe sıkarak sadece gözlerinin içine bakmakla yetindi. Kızda ona üzülme der gibi yüz ifadesini değiştirdi. O arada odada bulunan doktor araya girdi. Sanırım bu kadar süpriz yeter. Kızımızın biraz dinlenmesi gerekecek. İhtiyar bunu duyduktan sonra kızın kulağına tekrar eğilip, '' Hadi biraz yat. Ben hep burada olacağım'' diye fısıldadı. Kız gülümseyerek gözlerini yumdu.
Sonraki saatlerde ailesi kızın geçirdiği hastalıktan bahsetti ihtiyara. Çocukluğundan beri bu hastalığı taşıdığını söylediler. İhtiyar hayat dolu olan bu kızın, bu kadar kısa bir sürede nasıl böyle bir hala geldiğini hala anlayamıyordu. Bunu belkide dünyada hak edecek en son insan Melis idi, ihtiyara göre. Sonra da ihtiyar, Melisin onu nasıl yaşama bağladığını, boş zamanlarında beraber resim yaptıklarını, sonra o resimleri kızın çalıştığı kafe de nasıl sattığından bahsetti. O arada kızın sevgilisi esmer genç gayri ihtiyarı araya girdi. '' Bey amca iyide kafe de hiç resim yoktu ki!'' dedi. '' Olur mu evladım. Melis resimlerimi çalıştığı kafe de satardı. Kazancıyla da boya gibi şeyler alır getirirdi. Hatta ilk başta patronu kabul etmedi diye işi bırakmakla tehdit etmiş sonra kabul etmek zorunda kalmış. Hatta resimlere ilgi çok olunca özür bile dilemiş daha sonra.'' diye karşılık verdi ihtiyar. Genç tekrar yanıtladı. '' Ben o kafe ye sürekli giderdim Melis'i görmek için. Hiç resim yoktu. Bir defasında bir kaç tane getirdi ama üç hafta kadar resimlerin yüzüne kimse bakmayınca resimlerin olduğu kısmı, şeker macunu tezgahı ile yenilediler. Ama sanırım senin resimlerin nerede olduğunu biliyorum.'' dedi ve ihtiyarı alıp Melis'in odasını açtı. İhtiyar gözlerini kendi yaptığı tablolarla dolu olan duvardaki resimlerin arasında gezdirdi. Duvar dibinde de istiflenmiş bir çok resim vardı. Her yer onun resimleri ile doluydu. Hatta resimlere bakarken aklına Melis'in o resimleri satarken, resimleri satın alanlarla ilgili uydurduğu tüm o ilginç hikayeleri nasıl yazdığını düşündü. Hemen hemen her resmin satılırken başından ilginç bir olay geçiyordu. İşte ölüm döşeğinde içeride yatan bu kızın hayallerine ulaşamadan solup gideceğini düşündükçe kendi fazladan yaşadığı günlere lanet okuyordu. Artık çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyordu ve içinden yıllarca gizlediği en ağır küfürleri hayatın kendisine ediyordu.
***
Melis toprağa verileli 6 ay geçmişti. İhtiyar, Melis'in dairesine taşınmış orada ölümü bekliyordu. Gökyüzüne her baktığında geçen uçakların içerisinde o kocaman yeşil gözleriyle Roma üzerinden geçerken şöyle çaktırmadan uçağın penceresinden Melis'in baktığını, kendisinin de Roma'da bir çatı katının penceresinden kafasını çıkarmış,göz göze geldiklerini hayal ediyor, gülümsüyordu.
- BİTTİ -
1 Temmuz 2013 Pazartesi
Düşünmek yasaklanmadan hemen paylaşayım.
Düşünmek yasaklanmadan hemen paylaşayım.
Bence ağaçlar kesilmesin. Ağaçlardan daha yüksek binalar dikilmesin.
Melih Gökçek direnişçilere tuzak kuracağız diye kandırılıp Brezilya'ya gönderilsin ve orada bırakılsın
CHP ve MHP düzgün muhalefet yapsın
İnsanlar LGBT yi desteklemekten çekinmesin
Gezi Direnişine katılan özgür insanların aslında hiç bir boktan dış mihraptan emir almadığı kamu oyuna itiraf edilsin
Özgür insanlardan korkan politikacılar bundan korkmasın ve korkularını bastırmak için şiddete başvurmasın
Bay Jöleli hükümetin kıçını yalayarak geldiği mevkiden mütevellit taktiklerini insanlara açıklasın
%50 dışındaki insanlar da AKP mitinglerine katılırsa onlarada 35 tl para ödensin
Faiz lobisi faiz gelirleriyle, afrikada açlıktan ağalayan insanlara gerçek lobiler yaptırsın; oralarda bedava yemek dağıtsın
Sayın Başbakan 300-500 bin $ dolara kendi taksitlerini ödeyen gemi nasıl alınır insanlara anlatsın
Çarşı'ya kocaman bir onur plaketi verilsin
Duran adamın çantasına Başbakan'da geçerken bisküvi, su vb. bıraksın
Falanca TV kuruluşları kaç paraya satılık olduklarının listesini yayınlasın (Belki birleşip bir tane alırız)
Sayın Başbakan öfkesini kontrol altına almayı öğrensin ve herkesi olduğu gibi kabul etsin
%50 diyenler ülkeyi isyana teşvik suçuyla yargılansın
Arada bir Melih Gökçek Brezilya'da idi Ne oldu acaba? diye düşünmek bile yasaklansın
Ağaçlar kesilmesin
Ağaçlar kesilmesin
Ağaçlar kesilmesin...
Bence ağaçlar kesilmesin. Ağaçlardan daha yüksek binalar dikilmesin.
Melih Gökçek direnişçilere tuzak kuracağız diye kandırılıp Brezilya'ya gönderilsin ve orada bırakılsın
CHP ve MHP düzgün muhalefet yapsın
İnsanlar LGBT yi desteklemekten çekinmesin
Gezi Direnişine katılan özgür insanların aslında hiç bir boktan dış mihraptan emir almadığı kamu oyuna itiraf edilsin
Özgür insanlardan korkan politikacılar bundan korkmasın ve korkularını bastırmak için şiddete başvurmasın
Bay Jöleli hükümetin kıçını yalayarak geldiği mevkiden mütevellit taktiklerini insanlara açıklasın
%50 dışındaki insanlar da AKP mitinglerine katılırsa onlarada 35 tl para ödensin
Faiz lobisi faiz gelirleriyle, afrikada açlıktan ağalayan insanlara gerçek lobiler yaptırsın; oralarda bedava yemek dağıtsın
Sayın Başbakan 300-500 bin $ dolara kendi taksitlerini ödeyen gemi nasıl alınır insanlara anlatsın
Çarşı'ya kocaman bir onur plaketi verilsin
Duran adamın çantasına Başbakan'da geçerken bisküvi, su vb. bıraksın
Falanca TV kuruluşları kaç paraya satılık olduklarının listesini yayınlasın (Belki birleşip bir tane alırız)
Sayın Başbakan öfkesini kontrol altına almayı öğrensin ve herkesi olduğu gibi kabul etsin
%50 diyenler ülkeyi isyana teşvik suçuyla yargılansın
Arada bir Melih Gökçek Brezilya'da idi Ne oldu acaba? diye düşünmek bile yasaklansın
Ağaçlar kesilmesin
Ağaçlar kesilmesin
Ağaçlar kesilmesin...
30 Haziran 2013 Pazar
CEVİZ AĞACI ( Nazım Hikmet )
Nazım Hikmet bir yaz günü, hoşlandığı bir bayana Gülhane Parkı'nda bir randevu verir. Cep telefonları o dönemlerde olmadığından mütevellit, buluşmalar biraz daha sabır ve emek istiyor olmalıydı.
Neyse Nazım Hikmet zamanından önce buluşma yerine varır ve kararlaştırdıkları ceviz ağacının altında beklemeye koyulur. Gel gör ki Nazım Bey'in randevusuna davetsiz bir kaç misafir daha katılmak istiyordu. Zamansız yere oraya gelen polisleri gören Nazım Hikmet telaşla altında beklediği ceviz ağacının üzerine tırmanır. Neyse ki, polislere görünmeden ağaca tırmanmayı başarmıştır.
Derken Nazım ağaca çıktıktan sonra randevu verdiği hanım efendi de ağacın altına gelir ve Nazımı beklemeye koyulur. Fakat polisler inatla çevreden ayrılmazlar. Nazım Hikmet de yerinin belli olacağı korkusu ile bir türlü, tepeden gözlediği ve ağacın hemen dibinde onu bekleyen hanım efendiye bir türlü fısıldayamaz.
Sonra gözleri bir polislerde, bir onu bekleyen hanım efendide olan Nazım Hikmet sonunda ne yapacağını bilmeden beklemekten sıkılır ve kalemini çıkardığı gibi oracıkta bir şiir yazar. O şiire ilham veren cümle aynı zaman da hem bu traji komik hikayenin hem de şiirin en vurucu cümlesi de olur. '' Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Park'ında, Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.''
Kederli gözlerle Nazım'ın yolunu gözleyen hanım efendi uzunca bir bekleyişin ardından oradan ayrılır. Sonra Polisler de ayrılır. Nazım, kendisini bekleyenleri uğurladıktan sonra ağaçtan iner ve evin yolunu tutar. Daha sonra tekrar o hanım efendi ile buluştular mı onu bende bilmiyorum. Bilen varsa hikayenin devamını dinlemek isterim.
Buyrun bu da o şiir:
Neyse Nazım Hikmet zamanından önce buluşma yerine varır ve kararlaştırdıkları ceviz ağacının altında beklemeye koyulur. Gel gör ki Nazım Bey'in randevusuna davetsiz bir kaç misafir daha katılmak istiyordu. Zamansız yere oraya gelen polisleri gören Nazım Hikmet telaşla altında beklediği ceviz ağacının üzerine tırmanır. Neyse ki, polislere görünmeden ağaca tırmanmayı başarmıştır.
Derken Nazım ağaca çıktıktan sonra randevu verdiği hanım efendi de ağacın altına gelir ve Nazımı beklemeye koyulur. Fakat polisler inatla çevreden ayrılmazlar. Nazım Hikmet de yerinin belli olacağı korkusu ile bir türlü, tepeden gözlediği ve ağacın hemen dibinde onu bekleyen hanım efendiye bir türlü fısıldayamaz.
Sonra gözleri bir polislerde, bir onu bekleyen hanım efendide olan Nazım Hikmet sonunda ne yapacağını bilmeden beklemekten sıkılır ve kalemini çıkardığı gibi oracıkta bir şiir yazar. O şiire ilham veren cümle aynı zaman da hem bu traji komik hikayenin hem de şiirin en vurucu cümlesi de olur. '' Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Park'ında, Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.''
Kederli gözlerle Nazım'ın yolunu gözleyen hanım efendi uzunca bir bekleyişin ardından oradan ayrılır. Sonra Polisler de ayrılır. Nazım, kendisini bekleyenleri uğurladıktan sonra ağaçtan iner ve evin yolunu tutar. Daha sonra tekrar o hanım efendi ile buluştular mı onu bende bilmiyorum. Bilen varsa hikayenin devamını dinlemek isterim.
Buyrun bu da o şiir:
19 Haziran 2013 Çarşamba
BİR ÇAPULCUNUN GÖZÜNDEN DİRENİŞ
Her şey Polis'e kitap okuyan çocuk ve kırmızılı kadının polislerin üzerine düşen dev gölgeleri ile başladı.
Tarih 31 mayıs 2013 Gezi parkı düştü. Sıraselviler direniyor. Beşiktaş direniyor. Ankara direniyor. İzmir direniyor. Adana direniyor. Eskişehir direniyor. Memleketin her yanı buram buram direniş kokuyor.
Oradaydım. Polis acımasızca sivil halka biber gazı atarken oradaydım. Dükkanlarını açık tutan bakkallar gazdan etkilenenlere süt verirken oradaydım. Eczaneler kepenkleri kaldırıp, gaz maskesi dağıtırken de oradaydım. Kadınlar ön saflarda biber gazı yiyen kişilere talcid karışımı ile tedavi etmek için mücadele ederken oradaydım. Ben yokken benim yerime orada olanlar vardı; bu yüzden ben aslında hep oradaydım. Biz hiç taksimden ayrılmadık ki!
Derken biber gazının hiç bilinmeyen yan etkilerini öğretti direniş bize. Biber gazı kısa süreli nefes darlığı ve gözyaşarmasıyla beraber, insanların bir birlerine kenetlenmelerini sağlayan mucizevi bir bileşimdi. Bunu fark eden polis daha da yakın duralım birbirimize diye, farkındalıklarımıza rağmen daha sıkı bir arada duralım diye TOMA sularının içine de bu gazdan ilave ettiler. Teşekkürler Türk Polisi.
1 haziran Gezi Park'ı binlerce insanın özverisi ile tekrar alındı. Taksim bayram yerine döndü. Hiç bir taşkınlık yaşanmadı. Taksim'e diş geçiremeyen Polis güçleri Beşiktaş'a öfke kusuyordu. Bir ses geldi ''Beşiktaş'ta direnişçileri gaza boğuyorlar. Fena sıkıştırmışlar.'' Duyar duymaz ufak gurubumuzla Beşiktaş'ın yolunu tuttuk. Bir süre sonra ilerlerken yüzlerce insan bir arada yürüdüğümüzü fark ettim ve yüzlerce insana korna sesleriyle eşlik eden onlarca araba vardı. Belki Beşiktaş'ı kurtaramadık. Önemi yoktu. Biz Beşiktaş'a polisle kavga etmeye gitmiyorduk ki. Onlar bizim de polisimizdi. Biz Beşiktaş'a kardeşlerimizle birlikte biber gazı solumaya gidiyorduk. Ve sonunda da başardık da.
Burnu kaf dağındaki diktatör bir türlü geri adım atmıyordu. Kibir tüm benliğini ele geçirmişti. Bugün değilse bile korkarım ki onunda sonun diğer diktatörler ile aynı olacak. Bunu ben söylemiyorum elbette; Tarih söylüyor.
Direniş kaba kuvvetle değil, küfürlü sözlerle değil fakat, küfürden, kaba kuvvetten de beter kıvrak zekasıyla hala devam ediyor. Bunu bu ateşi küllerinden doğuran '' Duran Adam'' a borçluyuz.
Bu iş bittiğinde. Tüm dünya AKP hükümetini, halkına ettiği zulümle hatırlarken, direnişteki gençleri, doktorları, avukatları, anneleri, özverili iş adamlarını zulme boyun eğmeyen özgür çapulcular olarak hatırlayacak.
Biz ülkeyi bölmek istemiyoruz. Biz sadece halkın isteklerini yok sayan, onları görmezden gelen ve geldikleri yerleri unutan koltuk sevdalılarına kendimizi hatırlatıyoruz. En önemlisi işlerini nasıl yapmaları gerektiğini öğretiyoruz.
Biz şiddete karşıyız. ( Karşıyız demişken burada ÇARŞI' yı anmamak olmaz ) bizim şiddetimiz;
Park'ta kitap okuyan gençlerin sayfa aralarında, Kırmızılı kadın'nın uçuşan saçlarında, TOMA'ya karşı tango yapan çiftin ritimlerinde, Piyano çalan adamın notalarında, Duran Adam'ın sessizliğinde, her biri sokak sanatçısı gençlerin duvar yazılarında, engeline rağmen ayakta durmaya çalışan koca adamın dizlerinde.
Yani anlayacağınız bizim şiddetimiz, şiddete karşı takındığımız tavrımızda
Not: Polis bizimde polisimiz. Yarın belki karşısında durduğumuz polisler bizleri de koruyacak fakat unutulmamalıdır ki; polislerin kelepçelediği doktorlar da gün gelecek polisleri tedavi edecek.
Bu vatan aşkı hepimizin. Bu aşkı kirletenlerin karşısında bir halk ayaklanmasıdır bu direniş.
Umarım Sayın Başbakan'ımız halkını görmezden gelmeyi, onların isteklerini dinlemeyi bir gün hatırlayacak. O zaman bu direniş biter belki.
Çapulcu...
Tarih 31 mayıs 2013 Gezi parkı düştü. Sıraselviler direniyor. Beşiktaş direniyor. Ankara direniyor. İzmir direniyor. Adana direniyor. Eskişehir direniyor. Memleketin her yanı buram buram direniş kokuyor.
Oradaydım. Polis acımasızca sivil halka biber gazı atarken oradaydım. Dükkanlarını açık tutan bakkallar gazdan etkilenenlere süt verirken oradaydım. Eczaneler kepenkleri kaldırıp, gaz maskesi dağıtırken de oradaydım. Kadınlar ön saflarda biber gazı yiyen kişilere talcid karışımı ile tedavi etmek için mücadele ederken oradaydım. Ben yokken benim yerime orada olanlar vardı; bu yüzden ben aslında hep oradaydım. Biz hiç taksimden ayrılmadık ki!
Derken biber gazının hiç bilinmeyen yan etkilerini öğretti direniş bize. Biber gazı kısa süreli nefes darlığı ve gözyaşarmasıyla beraber, insanların bir birlerine kenetlenmelerini sağlayan mucizevi bir bileşimdi. Bunu fark eden polis daha da yakın duralım birbirimize diye, farkındalıklarımıza rağmen daha sıkı bir arada duralım diye TOMA sularının içine de bu gazdan ilave ettiler. Teşekkürler Türk Polisi.
1 haziran Gezi Park'ı binlerce insanın özverisi ile tekrar alındı. Taksim bayram yerine döndü. Hiç bir taşkınlık yaşanmadı. Taksim'e diş geçiremeyen Polis güçleri Beşiktaş'a öfke kusuyordu. Bir ses geldi ''Beşiktaş'ta direnişçileri gaza boğuyorlar. Fena sıkıştırmışlar.'' Duyar duymaz ufak gurubumuzla Beşiktaş'ın yolunu tuttuk. Bir süre sonra ilerlerken yüzlerce insan bir arada yürüdüğümüzü fark ettim ve yüzlerce insana korna sesleriyle eşlik eden onlarca araba vardı. Belki Beşiktaş'ı kurtaramadık. Önemi yoktu. Biz Beşiktaş'a polisle kavga etmeye gitmiyorduk ki. Onlar bizim de polisimizdi. Biz Beşiktaş'a kardeşlerimizle birlikte biber gazı solumaya gidiyorduk. Ve sonunda da başardık da.
Burnu kaf dağındaki diktatör bir türlü geri adım atmıyordu. Kibir tüm benliğini ele geçirmişti. Bugün değilse bile korkarım ki onunda sonun diğer diktatörler ile aynı olacak. Bunu ben söylemiyorum elbette; Tarih söylüyor.
Direniş kaba kuvvetle değil, küfürlü sözlerle değil fakat, küfürden, kaba kuvvetten de beter kıvrak zekasıyla hala devam ediyor. Bunu bu ateşi küllerinden doğuran '' Duran Adam'' a borçluyuz.
Bu iş bittiğinde. Tüm dünya AKP hükümetini, halkına ettiği zulümle hatırlarken, direnişteki gençleri, doktorları, avukatları, anneleri, özverili iş adamlarını zulme boyun eğmeyen özgür çapulcular olarak hatırlayacak.
Biz ülkeyi bölmek istemiyoruz. Biz sadece halkın isteklerini yok sayan, onları görmezden gelen ve geldikleri yerleri unutan koltuk sevdalılarına kendimizi hatırlatıyoruz. En önemlisi işlerini nasıl yapmaları gerektiğini öğretiyoruz.
Biz şiddete karşıyız. ( Karşıyız demişken burada ÇARŞI' yı anmamak olmaz ) bizim şiddetimiz;
Park'ta kitap okuyan gençlerin sayfa aralarında, Kırmızılı kadın'nın uçuşan saçlarında, TOMA'ya karşı tango yapan çiftin ritimlerinde, Piyano çalan adamın notalarında, Duran Adam'ın sessizliğinde, her biri sokak sanatçısı gençlerin duvar yazılarında, engeline rağmen ayakta durmaya çalışan koca adamın dizlerinde.
Yani anlayacağınız bizim şiddetimiz, şiddete karşı takındığımız tavrımızda
Not: Polis bizimde polisimiz. Yarın belki karşısında durduğumuz polisler bizleri de koruyacak fakat unutulmamalıdır ki; polislerin kelepçelediği doktorlar da gün gelecek polisleri tedavi edecek.
Bu vatan aşkı hepimizin. Bu aşkı kirletenlerin karşısında bir halk ayaklanmasıdır bu direniş.
Umarım Sayın Başbakan'ımız halkını görmezden gelmeyi, onların isteklerini dinlemeyi bir gün hatırlayacak. O zaman bu direniş biter belki.
Çapulcu...
26 Mayıs 2013 Pazar
KISA HİKAYE ( 2 )
Adam kollarını açmış, çocuğun ona doğru koşmasını bekliyordu. Çocuk duraksadı. Adam '' Tam da burada bana doğru koşman gerekiyor evlat'' dedi. Çocuk yüzünde o kocaman gülümsemesi ile adama doğru koşmaya başladı. Adam, çocuğu tuttuğu gibi havalandırdı ve kendi etrafında dönmeye başladı. Çocuk mutluluktan ayakları yerden kesilmiş gibi hissediyordu. Adam durduktan sonra çocuğun boyuna gelebilmek için eğildi ve gözlerine bakarak; '' Bir daha benden habersiz uzaklaşmak yok. Kaybettim sandım seni. Çok korkuttun gerçekten beni. Anlıyor musun? Bir daha yanımdan ayrılmak yok! '' dedi. Çocuk, endişeli gözlerle babasına bakarken kafasını aşağı yukarı yavaşça sallamakla yetindi. Adam sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi çocuğun elini tuttu. Eve doğru yola koyuldular.
Mevsimler değişti. Nice kışlar yaza döndü, yazlar da kışa. Böyle böyle yıllar geçti. Telaşlı telaşlı bir adam parkta dolanıyordu. Sonra birden durdu ve öfkeyle ağacın dibindeki gölgeye çökmüş yaşlı adama doğru ilerledi. Yaşlı adamla aynı hizaya gelebilmek için eğildi ve gözlerine bakarak '' Neredeydin sen. Kayboldun diye aklım gitti. Kaç kere yalnız başına dışarı çıkmaman gerektiğini söylemedim mi baba sana?. Biliyorsun hafızan eskisi gibi değil. Dönüş yolunu unutuyorsun. Sana bir şey olsa ne yaparım ben.'' diye adama öfkeyle söylendi. Aslında öfkelendiği yaşlı adam değil, kendisiydi. Babasına göz kulak olamadığı için kendisine kızgındı adam. Yaşlı adam endişeli gözlerle çocuğuna bakarak kafasını aşağı yukarı yavaşça sallamakla yetindi. Adam sanki hiç bırakmayacakmış gibi babasının elini tuttu. Eve doğru yola koyuldular. İhtiyar adam çocuğunun elinden tutmuş eve doğru yürürken bir an aklından seneler önce aynı durumda kaybolduğu için endişelendiği çocuğunun, şimdi aynı endişe ile kendi elini sıkıca nasıl kavradığını düşünerek, gözlerinden süzülen ince yaşlarla yürümeye devam etti.
Not: İnsan çoğu zaman hayatta ne ekerse onu biçiyor. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette. Bunu vurgulama çalıştım elim döndüğünce. Aile bağlarının, ayakkabı bağlarından bir farkı olduğunu hatırlamak gerek sıklıkla.
Mevsimler değişti. Nice kışlar yaza döndü, yazlar da kışa. Böyle böyle yıllar geçti. Telaşlı telaşlı bir adam parkta dolanıyordu. Sonra birden durdu ve öfkeyle ağacın dibindeki gölgeye çökmüş yaşlı adama doğru ilerledi. Yaşlı adamla aynı hizaya gelebilmek için eğildi ve gözlerine bakarak '' Neredeydin sen. Kayboldun diye aklım gitti. Kaç kere yalnız başına dışarı çıkmaman gerektiğini söylemedim mi baba sana?. Biliyorsun hafızan eskisi gibi değil. Dönüş yolunu unutuyorsun. Sana bir şey olsa ne yaparım ben.'' diye adama öfkeyle söylendi. Aslında öfkelendiği yaşlı adam değil, kendisiydi. Babasına göz kulak olamadığı için kendisine kızgındı adam. Yaşlı adam endişeli gözlerle çocuğuna bakarak kafasını aşağı yukarı yavaşça sallamakla yetindi. Adam sanki hiç bırakmayacakmış gibi babasının elini tuttu. Eve doğru yola koyuldular. İhtiyar adam çocuğunun elinden tutmuş eve doğru yürürken bir an aklından seneler önce aynı durumda kaybolduğu için endişelendiği çocuğunun, şimdi aynı endişe ile kendi elini sıkıca nasıl kavradığını düşünerek, gözlerinden süzülen ince yaşlarla yürümeye devam etti.
Not: İnsan çoğu zaman hayatta ne ekerse onu biçiyor. İstisnalar kaideyi bozmaz elbette. Bunu vurgulama çalıştım elim döndüğünce. Aile bağlarının, ayakkabı bağlarından bir farkı olduğunu hatırlamak gerek sıklıkla.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
KISA HİKAYE
''Ben hiç yaşlanmayacağım'' dedi kadın. ''Kazın ayağı öyle değil.'' dedi adam. Sinirlendi kadın. Gülümsedi adam. Sarıldılar. Beraber yaşlandılar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





