Gece, sen varsın diye karanlık
İstemiyor ki görsün seni herkes
Sevmiyor bu yüzden Güneş'i
Güneş'in senden haberi yok
Anlam veremiyor bu düşmanlığa
Dünya biliyor olup biteni
Onun da, derdi kendine yeter
Martılarla uğraşıyor bütün gün.
Bulut'la anlaşmış, Gece
Güneş çıkınca başlıyor yağmaya
Sicim gibi damlalar, saklıyor seni Gece'ye
Yağmur mu?
O zaten yağmaya bahane arıyor.
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
24 Nisan 2014 Perşembe
10 Nisan 2014 Perşembe
BİR İSTANBUL MASALI - 1980 İHTİLALİ -
İstanbul'a sonbahar yağıyordu. Okuldan kaçmanın verdiği heyecan ile tüm öğleden sonra bir parkta oturmuş öylece esen rüzgarı dinliyordum. Farkında olmadan saatler geçmişti. Sokakta kimse kalmamıştı. Sirenler çalmaya başladığında anladım bunu. Panik içerisinde ne yapacağımı şaşırmıştım. Her yerde sirenler çalıyordu. Sokağa çıkmanın yasak olduğunu bağırıyorlardı adeta.
Koştum var gücümle. Askerlere görünmeden eve varmaktı tek niyetim. Otobüs durağına doğru koşarken diğer taraftan da cebimdeki, sabah annemin evden çıkarken verdiği okul harçlığını yokladım. Beş lira orada duruyordu. Nasıl olmuştu da bu kadar dalgın olabilmiştim. Buna eve vardığımda kafa yoracağım; tabi varabilirsem. Durağa pek bir yol kalmamıştı. Nefesim kesilmek üzereydi. Sağ bacağım ağrımaya başladı. Ama kopsa bile eve gidecektim. Çünkü bana öyle tembihlemişler idi. Annem kim bilir ne kadar paniğe kapılmıştır diye geçirdim içimden koşarken. Eve gittiğimde temiz bir dayak beni bekliyordu. Daha hızlı koşmaya devam ettim.
Sonra olan oldu ve düştüm. Ayağım kırılmıştı sanırım. Çok acıyordu. Ayağı kalkmayı denedim ama ilk seferinde başaramadım. Sonra tek ayağımın üzerinde kalkıp bir süre sekerek ilerlemeyi denedim. Ama olmuyordu dengem bozulup kırılan ayağımın üzerine basmam gerekiyordu her seferinde ve korkunç bir acıyla yere seriliyordum. Daha fazla devam edemeyeceğimi anlayınca bir çöp konteynırının karanlık köşesine kendimi sürüyerek taşıdım. Sabahı askerlere görünmeden beklemekten başka çarem kalmamıştı.
Uyuya kaldığım yerde bir dürtü ile irkildim. Gözlerim hafif kısık karşımda duran askere bakıyordum. Silahının ucuyla tekrar dürttü beni. Cevap vermek istiyordum ama ne diyeceğimi bilemediğimden, titreyen göz bebeklerimle askere baktım. Asker '' Neden evde değilsin? Bu saate dışarıda kalanların başına iyi şeyler gelmediğini duydum.'' diye bir şeyler mırıldandı yarım ağızla gülerken. O zaman askerin niyetinin pekte iyi olmadığını anladım. Cevap verecek bir şey bulamadım. Asker tekrar konuştu. '' Şimdi seni cezalandırmam gerekecek anlaşılan. Çünkü iyi bir çocuk olsaydın bu saatte kendi yatağında olurdu. Sesini çıkartırsan seni vururum ve inan bana bunun için kimseye hesap vermek zorunda kalmam.'' dedi. Ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Çok korkuyordum. Bağırsam bunun bana faydası olur muydu? Kaçmak geldi içimden ama kırılan ayağım hala müthiş bir acı duymama sebep oluyordu. Asker üzerime abandığında bağırmaya çalıştım ama başımın yanına inen silahın kabzası hatırladığım son şey oldu.
Kendime geldiğimde asker gitmişti. Bacağım eskisi kadar acımıyordu ama bu kezde oturmakta zorluk çekiyordum. Külotumu ve pantolonumu hafif hafif çekerken, ağlamamak için var gücümle uğraşıyordum. Henüz çocuk yaşta olmama rağmen, ne kadar büyürsem büyüyeyim artık asla gerçek bir erkek olamayacağımı biliyordum. Elimi cebime attım sabah annemin özenle iliştirdiği beş lira cebimde yoktu. Halbuki düşmeden az önce yokladığımda oradaydı. Düşürmüş müydüm acaba? Artık yol parasına ihtiyacım yoktu çünkü eve gitmek istemiyordum. Hiç bir yere gitmek istemiyordum. Hiç bir yere ait olmadığım hissi tüm bedenimi ele geçirdiğinde tekrar kendimden geçmiştim. Hikayenin garip bir şekilde buradan sonrasını hiç bir zaman hatırlayamadım.
..................................................
Dedem bunları bana anlattığında adeta donakalmış, ona bakakaldım. Diyecek bir şey bulamıyordum. Ölüm döşeğindeki bir adamın, yıllar sonra bu itirafı yapması beni derinden sarstı. Benim hayatı boyunca sayısız harekatta yer alan, bir çok madalya sahibi olan, yıllarca orduya onurluca hizmet vermiş dedem bir zamanlar kendisi gibi bir asker tarafından böyle iğrenç bir olaya maruz bırakılmıştı. Akıl alır gibi değildi. Gözlerim doldu. Sanki karşımda sekseninden gün almış o kahraman asker yerine, o gün cılız bedeni üzerine abanan hayvanın altında inleyen, tahminim 13 yaşlarındaki çocuğun yüzü duruyordu. Midemin bulandığını hissettim. İçimde acımayla karışık garip bir nefret hissi uyandı. Söyleyecek söz bulamıyordum. Dedem beni zor durumda bırakmamak için uyumak istediğini söyledi. Ve ben odadan çıkarken arkadan '' Şimdi huzur içinde ölebilirim '' dediğini duydum.
Dedem öleli henüz 2 hafta olmuştu ama ben onun bana anlattıklarını bir türlü aklımdan çıkartamıyordum. Nasıl olur da bu olayı yıllarca bir sır gibi sakladığı halde, birden bire anlatma gereği duymuştu. Yıllarca kimseye bu durumu hissettirmeden yaşamıştı. Neden bana anlatmıştı? Nasıl evlenebilmişti? İki tane erkek çocuğu olmuştu ama onlara hiç bir zaman yakınlık göstermemişti. Asker oluşuna ve onları disipline etme ihtiyacı güttüğüne bağlamıştık bunu. Şimdi ise kim bilir belki de bu çocuklar ona kendi çocukluğu hatırlattığı için onlara dokunmaktan haz almıyor ve hatta iğreniyor olabilirdi. Bir erkeğin, başka bir erkeğe dokunması başından dedemin ki gibi bir olay geçmiş biri için anlaşılabilir bir durumdu. Yanıtlanacak o kadar çok soru vardı ki aklımda. Öte yandan dedemin bunca yıl şerefle sürdürdüğü hayat böyle bir travma geçirmiş bir insanın hayatına hiç benzemiyordu. Bunları anlatırken utanma duygusundan çok, dedemin yüzünde vicdan azabı hissetmeme sebep ne idi? İşin kötü tarafı kimseye anlatamayacağım bir şey olduğu için, babamlara da dedem hakkında bir şey soramıyordum.
Bir gün babama dedemi çok özlediğimi söyledim onun gençliğine ait fotoğraflar olup olmadığını sordum. Babam onların uzun zamandır tavan arasında olduğunu ve dedemin çok uzun bir süredir onları yerinden hiç çıkartmadığını söyledi.
Akşam olunca tavan arasına çıktım. Eski bir metal kutunun içerisinde saklıyordu bütün anılarını. Çocukluğuna ait bir şeyler bulabilmeyi umut ediyordum. Bulabileceğim en ufak bir ipucu aklımdaki bütün soruları kaldıracaktı. O gün yaşadığı olayın anısına mutlaka bir şey saklamış olmalıydı. Yoktu. Çocukluğuyla ilgili hiç bir şey yoktu. Bütün kutu madalyalar ve fotoğraflarla doluydu. En üstte duran fotoğrafı elime aldım. Bir kaç asker arkadaşıyla birlikte yan yana çekilmiş bir fotoğraf vardı bütün arkadaşları ile birlikte gülümserken bir pozları vardı.resmin arkasını çevirdiğimde şu not yazıyordu; '' 23 Eylül 1980 - İstanbul '' Başka bir şey yoktu. Sonra kutuyu tekrar karıştırdığımda fotoğrafların arasından yere düşen, artık tedavülden kalkmış olan beş lira ya bakarken, gözlerim tekrar resimde yüzünde garip bir gülümseme olan dedeme yöneldi. Dedemin hayatım boyunca bana yaşattığı ikinci şok oldu bu. Yine donakalmıştım. Dedemin anlattığı hikayedeki çocuk yerine şimdi yalnızca hikayedeki askeri düşünüyordum. Demek ki onca yıl, onca vicdan azabıyla, seksen yaşına kadar...
Koştum var gücümle. Askerlere görünmeden eve varmaktı tek niyetim. Otobüs durağına doğru koşarken diğer taraftan da cebimdeki, sabah annemin evden çıkarken verdiği okul harçlığını yokladım. Beş lira orada duruyordu. Nasıl olmuştu da bu kadar dalgın olabilmiştim. Buna eve vardığımda kafa yoracağım; tabi varabilirsem. Durağa pek bir yol kalmamıştı. Nefesim kesilmek üzereydi. Sağ bacağım ağrımaya başladı. Ama kopsa bile eve gidecektim. Çünkü bana öyle tembihlemişler idi. Annem kim bilir ne kadar paniğe kapılmıştır diye geçirdim içimden koşarken. Eve gittiğimde temiz bir dayak beni bekliyordu. Daha hızlı koşmaya devam ettim.
Sonra olan oldu ve düştüm. Ayağım kırılmıştı sanırım. Çok acıyordu. Ayağı kalkmayı denedim ama ilk seferinde başaramadım. Sonra tek ayağımın üzerinde kalkıp bir süre sekerek ilerlemeyi denedim. Ama olmuyordu dengem bozulup kırılan ayağımın üzerine basmam gerekiyordu her seferinde ve korkunç bir acıyla yere seriliyordum. Daha fazla devam edemeyeceğimi anlayınca bir çöp konteynırının karanlık köşesine kendimi sürüyerek taşıdım. Sabahı askerlere görünmeden beklemekten başka çarem kalmamıştı.
Uyuya kaldığım yerde bir dürtü ile irkildim. Gözlerim hafif kısık karşımda duran askere bakıyordum. Silahının ucuyla tekrar dürttü beni. Cevap vermek istiyordum ama ne diyeceğimi bilemediğimden, titreyen göz bebeklerimle askere baktım. Asker '' Neden evde değilsin? Bu saate dışarıda kalanların başına iyi şeyler gelmediğini duydum.'' diye bir şeyler mırıldandı yarım ağızla gülerken. O zaman askerin niyetinin pekte iyi olmadığını anladım. Cevap verecek bir şey bulamadım. Asker tekrar konuştu. '' Şimdi seni cezalandırmam gerekecek anlaşılan. Çünkü iyi bir çocuk olsaydın bu saatte kendi yatağında olurdu. Sesini çıkartırsan seni vururum ve inan bana bunun için kimseye hesap vermek zorunda kalmam.'' dedi. Ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Çok korkuyordum. Bağırsam bunun bana faydası olur muydu? Kaçmak geldi içimden ama kırılan ayağım hala müthiş bir acı duymama sebep oluyordu. Asker üzerime abandığında bağırmaya çalıştım ama başımın yanına inen silahın kabzası hatırladığım son şey oldu.
Kendime geldiğimde asker gitmişti. Bacağım eskisi kadar acımıyordu ama bu kezde oturmakta zorluk çekiyordum. Külotumu ve pantolonumu hafif hafif çekerken, ağlamamak için var gücümle uğraşıyordum. Henüz çocuk yaşta olmama rağmen, ne kadar büyürsem büyüyeyim artık asla gerçek bir erkek olamayacağımı biliyordum. Elimi cebime attım sabah annemin özenle iliştirdiği beş lira cebimde yoktu. Halbuki düşmeden az önce yokladığımda oradaydı. Düşürmüş müydüm acaba? Artık yol parasına ihtiyacım yoktu çünkü eve gitmek istemiyordum. Hiç bir yere gitmek istemiyordum. Hiç bir yere ait olmadığım hissi tüm bedenimi ele geçirdiğinde tekrar kendimden geçmiştim. Hikayenin garip bir şekilde buradan sonrasını hiç bir zaman hatırlayamadım.
..................................................
Dedem bunları bana anlattığında adeta donakalmış, ona bakakaldım. Diyecek bir şey bulamıyordum. Ölüm döşeğindeki bir adamın, yıllar sonra bu itirafı yapması beni derinden sarstı. Benim hayatı boyunca sayısız harekatta yer alan, bir çok madalya sahibi olan, yıllarca orduya onurluca hizmet vermiş dedem bir zamanlar kendisi gibi bir asker tarafından böyle iğrenç bir olaya maruz bırakılmıştı. Akıl alır gibi değildi. Gözlerim doldu. Sanki karşımda sekseninden gün almış o kahraman asker yerine, o gün cılız bedeni üzerine abanan hayvanın altında inleyen, tahminim 13 yaşlarındaki çocuğun yüzü duruyordu. Midemin bulandığını hissettim. İçimde acımayla karışık garip bir nefret hissi uyandı. Söyleyecek söz bulamıyordum. Dedem beni zor durumda bırakmamak için uyumak istediğini söyledi. Ve ben odadan çıkarken arkadan '' Şimdi huzur içinde ölebilirim '' dediğini duydum.
Dedem öleli henüz 2 hafta olmuştu ama ben onun bana anlattıklarını bir türlü aklımdan çıkartamıyordum. Nasıl olur da bu olayı yıllarca bir sır gibi sakladığı halde, birden bire anlatma gereği duymuştu. Yıllarca kimseye bu durumu hissettirmeden yaşamıştı. Neden bana anlatmıştı? Nasıl evlenebilmişti? İki tane erkek çocuğu olmuştu ama onlara hiç bir zaman yakınlık göstermemişti. Asker oluşuna ve onları disipline etme ihtiyacı güttüğüne bağlamıştık bunu. Şimdi ise kim bilir belki de bu çocuklar ona kendi çocukluğu hatırlattığı için onlara dokunmaktan haz almıyor ve hatta iğreniyor olabilirdi. Bir erkeğin, başka bir erkeğe dokunması başından dedemin ki gibi bir olay geçmiş biri için anlaşılabilir bir durumdu. Yanıtlanacak o kadar çok soru vardı ki aklımda. Öte yandan dedemin bunca yıl şerefle sürdürdüğü hayat böyle bir travma geçirmiş bir insanın hayatına hiç benzemiyordu. Bunları anlatırken utanma duygusundan çok, dedemin yüzünde vicdan azabı hissetmeme sebep ne idi? İşin kötü tarafı kimseye anlatamayacağım bir şey olduğu için, babamlara da dedem hakkında bir şey soramıyordum.
Bir gün babama dedemi çok özlediğimi söyledim onun gençliğine ait fotoğraflar olup olmadığını sordum. Babam onların uzun zamandır tavan arasında olduğunu ve dedemin çok uzun bir süredir onları yerinden hiç çıkartmadığını söyledi.
Akşam olunca tavan arasına çıktım. Eski bir metal kutunun içerisinde saklıyordu bütün anılarını. Çocukluğuna ait bir şeyler bulabilmeyi umut ediyordum. Bulabileceğim en ufak bir ipucu aklımdaki bütün soruları kaldıracaktı. O gün yaşadığı olayın anısına mutlaka bir şey saklamış olmalıydı. Yoktu. Çocukluğuyla ilgili hiç bir şey yoktu. Bütün kutu madalyalar ve fotoğraflarla doluydu. En üstte duran fotoğrafı elime aldım. Bir kaç asker arkadaşıyla birlikte yan yana çekilmiş bir fotoğraf vardı bütün arkadaşları ile birlikte gülümserken bir pozları vardı.resmin arkasını çevirdiğimde şu not yazıyordu; '' 23 Eylül 1980 - İstanbul '' Başka bir şey yoktu. Sonra kutuyu tekrar karıştırdığımda fotoğrafların arasından yere düşen, artık tedavülden kalkmış olan beş lira ya bakarken, gözlerim tekrar resimde yüzünde garip bir gülümseme olan dedeme yöneldi. Dedemin hayatım boyunca bana yaşattığı ikinci şok oldu bu. Yine donakalmıştım. Dedemin anlattığı hikayedeki çocuk yerine şimdi yalnızca hikayedeki askeri düşünüyordum. Demek ki onca yıl, onca vicdan azabıyla, seksen yaşına kadar...
3 Ocak 2014 Cuma
DÜNYA'YI DEĞİŞTİREN SİNCAP
-Dün akşam söz verdim kendime, dünyayı daha iyi bir yer haline getireceğime
-Sen bir yerin başbakanı mısın ki?
-Değilim ama, öyle olsaydım eğer etki gücüm daha fazla olurdu o zaman
-O halde Senato üyesisin.
-Çiftçi olmayı tercih ederim. O zaman kendi topraklarımda, daha fazla iradem olurdu sanırım.
-Kimsin sen o halde?
-İşte doğru soru bu çocuk. Ben aslında kim olduğu pekte önemli olamayan biriyim. Sadece işten eve her gelişinde, aynı yolları kullanan ve her defasında çiçek sokakta arabasının sağ lastiği aynı çukura düşen ve bu yüzden de, her Allah'ın günü belediyeye itina ile küfür eden sıradan bir vatandaşım. Dün akşam söz verdim ama kendime daha iyi bir yer haline getireceksin burayı dedim.
-Onu anladım. Nasıl olacak o?
-Dün akşam arka bahçeye bakan balkonumun pervazına bir kap bulgur ve su koydum kuşlar için. Tüm kış kuşları besleyeceğim. Böylece kışın açlıktan ölmeyecekler ve bahar geldiğinde eskisinden daha fazla kuş cıvıltısı olacak etrafta. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Sence böyle bir şeyin gerçekleşmesi dünyayı biraz daha iyi bir yer haline getirmiş olmaz mı çocuk?
-Haksız sayılmazsın ama yetmez ki?
-Biliyorum yetmeyeceğini bu yüzden bu kararımı seninle paylaşıyorum. Bir düşünsene çocuk, ben dünyayı biraz daha güzel bir yer haline getirecek güce sahibim. Dünyada yaklaşık 7 milyar insan yaşıyor. Herkes elinden gelenin en kötüsünü yapsa dahi, dünya eskisi gibi bir yer olabilir. Sana bunları anlatarak 7 milyar insana ulaşmak için de bir adım atmış olduğumu düşünüyorum.
-Sende ki umudun 7 milyarda biri bende olsa neler yapardım hayal bile edemiyorum. Baksana sen üşütük falan değilsin değil mi?
-Aptal olma çocuk. Sana dünyayı değiştirmekten bahsediyorum burada. Bu kadar zor olmamalı. Düzeltmenin, yıkmaktan daha zor olduğu kadar, zor sadece. Bu zorluk makul görülebilir. Sen ne yapmayı düşünüyorsun peki?
-Hımm. Düşüneyim? (...) Buldum. Sanırım ihtiyar komşumuz Cevdet Amca'ya alışverişe çıkarken eşlik edebilirim. Bu durumda o, 70 model külüstürü dışarı çıkarmaz, daha az hava kirliliği olur. Böylece dünya....
-Tamam tamam. Pek mantıklı durmuyor ama idare eder sanırım.
- Mantık?
-Yeni nesil hayal gücünden ne kadar da mahrum kalmış. Tamam bu bir başlangıç olsun ama yine de bir kaç kişiyle paylaş bu durumu çocuk.
-Anlaştık. Yarın yine gelecek misiniz?
-Hava güzel olursa neden olmasın?
-Havayı güzelleştirmek için de bir formülünüz yok mu?
-Hahaha. Şakacı çocuk. Yarın görüşürüz umarım. Dediklerimi unutma.
-Unutmam.
Yaşlı adam ceketinin düğmelerini ilikledikten sonra çocuğun yanından kalktı. Oturduğu bankın çok temiz olmadığını düşündüğünden pantolonunu silkti. Parka şöyle bir göz gezdirdikten sonra her şeyin yolunda gittiğinden emin oldu ve ayrılma vaktinin geldiğini düşündü. Parkın çıkış kapısına yöneldiğinde meşe ağacının arkasına doğru yavaşça geçti. Sağa sola tekrar bakındı. Kimsenin bakmadığına emin olduktan sonra bir kere hapşırdı. Sonra bir kere daha hapşırdı. Tekrar göz ucuyla etrafı kontrol ettiğinde son bir kere daha hapşırdı ve ihtiyar ortadan kayboldu. Sadece ağacın dibinde beliren, boz renkli bir sincap hızla ağacın gövdesinden yukarı tırmanarak, ağaçların dalları arasında gözden kayboldu.
9 Kasım 2013 Cumartesi
UNUTMAK İSTEYEN KİM?
Sizin hiç Ata'nız öldü mü?
Hayır diyorsunuz
Yanılıyor olmalısınız
Ya da İzlanda'da falan yaşıyorsunuz
Türkiye'de yaşıyor olsaydınız eğer
Takvim yapraklarına bakın öyleyse derdim
1938 yılının kasım ayının 10'uncu günü ile bütün derdim
Takvim yapraklarını severdim halbuki
Onların ne suçu var?
Tarih acımasız
Tarih unutturmaz
Unutmak isteyen kim?
Hayır diyorsunuz
Yanılıyor olmalısınız
Ya da İzlanda'da falan yaşıyorsunuz
Türkiye'de yaşıyor olsaydınız eğer
Takvim yapraklarına bakın öyleyse derdim
1938 yılının kasım ayının 10'uncu günü ile bütün derdim
Takvim yapraklarını severdim halbuki
Onların ne suçu var?
Tarih acımasız
Tarih unutturmaz
Unutmak isteyen kim?
8 Kasım 2013 Cuma
Dünya'nın Sonu
Şimdi gece olsa
Denize kadar yürüsek
Yakamoz toplasam durgun suyun yüzeyinden
Sonra taç yapsam onları başına
Derken, Tanrı'nın şarkısını fısıldasa deniz
Ay düşse gökyüzünden
Dünya'nın sonu böyle gelse
Denize kadar yürüsek
Yakamoz toplasam durgun suyun yüzeyinden
Sonra taç yapsam onları başına
Derken, Tanrı'nın şarkısını fısıldasa deniz
Ay düşse gökyüzünden
Dünya'nın sonu böyle gelse
6 Kasım 2013 Çarşamba
MANİFATURACI
Eski mahalledeki bir dükkanın önünden geçiyordum. Bir den kapıdan bir adam çıkıp kollarını iki yana açarak, sanki ona sarılmamı bekliyormuş gibi durdu. Şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim ve birden bir duygu karmaşası sardı beni. Aniden koşup adama sarıldım. Adam '' Ne yapıyorsun evladım? '' dedi. ''Çok duygulandım amca, acayip duygusal boşluktayım. Sizde öyle baba şevkatiyle kolları açınca dayanamadım'' dedim. Adam hayretler içerisinde ''Evladım ben manifaturacıyım.'' diye karşılık verince bende, ''Ne güzel, bende öğrenciyim'' dedim. Adam '' Manifaturacılar ne iş yapar biliyor musun ? '' diye sordu. Bende ''Manifatura mı satarlar?'' diye soruya soruyla karşılık verip kurnazlık yaptım. Cevabını bilmediğim sorulara hep soruyla karşılık vermeyi tercih etmişimdir. Adam hafifçe gülümseyerek '' Hayır ama öğrenmek istersen anlatırım '' dedi. Ben de sevinçle '' Tabi çok isterim '' diye karşılık verdim. Adam biraz şaşkın '' İstersen önce ayrılalım '' dedi. Ben bir anlık şaşkınlık içinde '' Tabi '' dedim ama yine de sarılırken anlatamamasına bir anlam veremedim. Neyse şimdi onunla polemiğe girmemeliydim çünkü birazdan yeni bir şey öğrenecektim. Bu adama kanım çok kaymamıştı gerçi biraz naftalin gibi kokuyordu ama yine de kanım kaynamıştı.
Adamı bırakınca biraz üstünü başını toparladı. Karşı tarafta ki çay ocağına -iki çay- diye işaret yaptı. oturduk adam konuşmaya başladı. '' Benim işim kumaş satmak. Her türlü kumaşı keser-biçer satarım. Bu kumaşları kollarımı açarak ölçerim. Yani tanımadığım birine dönüp kollarımı açıyorsam, o yönde bir şeyi ölçmek niyetindeyim demek olur bu. Meslek hastalığı bir çeşit. Her şeyi kollarımla ölçerim ben. Bu demek değil ki ama sarılmayı bilmem. Manifaturacıların yürekleri kumaş gibi narindir evladım. Sen öyle sarılınca ne yalan söyleyeyim bir garip oldum. Yıllardır görmediğim oğluma sarılmış gibi oldum'' dedi adam. Kısa bir süre durakladı ve gözünden akan bir damla yaş çayın içine düşünce çıkan sesle irkildim. O ana kadar çayların geldiğini bile fark etmemiştim. Sokakta garip bir şekilde çok sessizdi. Bir şey söylemem gerekiyordu sanırım. '' Bende çok duygulandım. Bu sabahtan beri göremediğim babama sarılıyormuş gibi hissettim bir an. '' deyiverdim. Adam biraz şaşırmış yüzüme baktı. Devamında ise, ''Size baba diyebilir miyim?'' diye çok kazık bir soru sordum. Adam şaşkınlık içinde ''Ne diyorsun sen evladım. Sabah daha babanı gördüğünü söyledin. Ben mi yanlış anladım.'' dedi. ''Yok doğru anladınız da o yüzden söylemedim. Öğlenciyim ben. Hem öğrenciyim, hem de öğlenciyim. Birazdan veli toplantısı var. Notlar çok kötü benim, babama söyleyemedim. Onun yerine siz katılır mısınız? Oh böyle naftalin falan da kokuyorsunuz sınıfın içi açılır. Kırmayın beni lütfen!'' derken gözlerim doldu. Benim için çok duygusal bir andı. Adamın gözlerinin içine içine baktım. Adam biraz düşündü, çayından bir yudum aldı ve ''Tamam olur ama, bir şartım var'' dedi. ''Ne istiyorsunuz?'' diye sordum. Adam hafif gülümseyerek ''Pervazların kenarı yosun tutmuş, toplantıdan sonra onları temizlersen seninle gelirim'' dedi. Çok çıkarcı çıkmıştı manifaturacı adam. Halbuki az önce oğluna sarılmış olduğundan falan bahsediyordu. Pervazın ne olduğunu bilmememe karşın teklifini kabul ettim. Bunu sonra düşünürdüm. Toplantı şu an için her şeyden önemliydi.
Adamla okulun yolunu tutarken, yaptığı iyilik karşılığında istediği şeyi düşünüyordum. Tam babam ile ben gibi olmuştuk. Çıkara dayalı bir ilişkimiz vardı. Naftalin kokusunu saymazsak bu adam babamı aratmayacaktı. Çayımı da içememiştim.
Yazılmaya gerekli görülen not: Ben manifaturacıların ne iş yaptığını bilirim. Babaların sevgileri çıkara dayanmaz onu da bilirim. Tanımadığım ve kollarını açmış bir adam görsem koşup sokak ortasında sarılacak öz güvene sahip değilim. Pervazın da ne olduğunu biliyorum. Ama dipnot açmayacağım bilmeyenler için, google'a sorun. Bu yazılanlar tamamen kurgudan ibarettir. Gerçeklik payı olsaydı o çayı içmeden kalkmazdım.
Adamı bırakınca biraz üstünü başını toparladı. Karşı tarafta ki çay ocağına -iki çay- diye işaret yaptı. oturduk adam konuşmaya başladı. '' Benim işim kumaş satmak. Her türlü kumaşı keser-biçer satarım. Bu kumaşları kollarımı açarak ölçerim. Yani tanımadığım birine dönüp kollarımı açıyorsam, o yönde bir şeyi ölçmek niyetindeyim demek olur bu. Meslek hastalığı bir çeşit. Her şeyi kollarımla ölçerim ben. Bu demek değil ki ama sarılmayı bilmem. Manifaturacıların yürekleri kumaş gibi narindir evladım. Sen öyle sarılınca ne yalan söyleyeyim bir garip oldum. Yıllardır görmediğim oğluma sarılmış gibi oldum'' dedi adam. Kısa bir süre durakladı ve gözünden akan bir damla yaş çayın içine düşünce çıkan sesle irkildim. O ana kadar çayların geldiğini bile fark etmemiştim. Sokakta garip bir şekilde çok sessizdi. Bir şey söylemem gerekiyordu sanırım. '' Bende çok duygulandım. Bu sabahtan beri göremediğim babama sarılıyormuş gibi hissettim bir an. '' deyiverdim. Adam biraz şaşırmış yüzüme baktı. Devamında ise, ''Size baba diyebilir miyim?'' diye çok kazık bir soru sordum. Adam şaşkınlık içinde ''Ne diyorsun sen evladım. Sabah daha babanı gördüğünü söyledin. Ben mi yanlış anladım.'' dedi. ''Yok doğru anladınız da o yüzden söylemedim. Öğlenciyim ben. Hem öğrenciyim, hem de öğlenciyim. Birazdan veli toplantısı var. Notlar çok kötü benim, babama söyleyemedim. Onun yerine siz katılır mısınız? Oh böyle naftalin falan da kokuyorsunuz sınıfın içi açılır. Kırmayın beni lütfen!'' derken gözlerim doldu. Benim için çok duygusal bir andı. Adamın gözlerinin içine içine baktım. Adam biraz düşündü, çayından bir yudum aldı ve ''Tamam olur ama, bir şartım var'' dedi. ''Ne istiyorsunuz?'' diye sordum. Adam hafif gülümseyerek ''Pervazların kenarı yosun tutmuş, toplantıdan sonra onları temizlersen seninle gelirim'' dedi. Çok çıkarcı çıkmıştı manifaturacı adam. Halbuki az önce oğluna sarılmış olduğundan falan bahsediyordu. Pervazın ne olduğunu bilmememe karşın teklifini kabul ettim. Bunu sonra düşünürdüm. Toplantı şu an için her şeyden önemliydi.
Adamla okulun yolunu tutarken, yaptığı iyilik karşılığında istediği şeyi düşünüyordum. Tam babam ile ben gibi olmuştuk. Çıkara dayalı bir ilişkimiz vardı. Naftalin kokusunu saymazsak bu adam babamı aratmayacaktı. Çayımı da içememiştim.
Yazılmaya gerekli görülen not: Ben manifaturacıların ne iş yaptığını bilirim. Babaların sevgileri çıkara dayanmaz onu da bilirim. Tanımadığım ve kollarını açmış bir adam görsem koşup sokak ortasında sarılacak öz güvene sahip değilim. Pervazın da ne olduğunu biliyorum. Ama dipnot açmayacağım bilmeyenler için, google'a sorun. Bu yazılanlar tamamen kurgudan ibarettir. Gerçeklik payı olsaydı o çayı içmeden kalkmazdım.
2 Kasım 2013 Cumartesi
SALACAKTA BİR MARTI
Şimdi bir yıldız düşse gök yüzünden
Ancak 40 gün sonra varabilirdi
Kız kulesinin suya vuran şavkına
Zaman nazlı nazlı akarken
Bir kadın geçerdi her sabah salacaktan
İşe gidiyor olmalıydı fikrimce
Vapur'u kaçıracak gibi olurdu bazen
Bir günah işlemek gibiydi orada,
onu beklemek
her sabah
Vapurların arasından bir martı geçerdi
Uçarken yalpalardı, tanırdım onu
Tek derdi karnını doyurmaktı martının
Bir kadın düşüncelerimi tarifsiz oyalardı her an
Bir balık martının düşüncelerini oyalardı her an
Martıyla benim tek derdimiz vardı
Yani o balık severdi, ben de seni
Yani çok severdik ikimizde
Yani en iyi dostumdu o martı
Ancak 40 gün sonra varabilirdi
Kız kulesinin suya vuran şavkına
Zaman nazlı nazlı akarken
Bir kadın geçerdi her sabah salacaktan
İşe gidiyor olmalıydı fikrimce
Vapur'u kaçıracak gibi olurdu bazen
Bir günah işlemek gibiydi orada,
onu beklemek
her sabah
Vapurların arasından bir martı geçerdi
Uçarken yalpalardı, tanırdım onu
Tek derdi karnını doyurmaktı martının
Bir kadın düşüncelerimi tarifsiz oyalardı her an
Bir balık martının düşüncelerini oyalardı her an
Martıyla benim tek derdimiz vardı
Yani o balık severdi, ben de seni
Yani çok severdik ikimizde
Yani en iyi dostumdu o martı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


