Mezarımın başında toplanan kalabalık için sevme vakti gelmişti. Beni benden iyi bilenlerdi onlar. Kuş olup, uzaklara uçmak isterlerdi. Yırtık gırtlaklardan çıkan kir pas içindeki sözcüklerle yad ettiler. Muhterem bir zaat ta en başta durmuş beni tanımadığı halde benden taraf dualar ediyordu. Ölmek garip şeydi doğrusu. Kahverenginin kucağında mavi bir düş görmek gibiydi.
Bir anda insanlara işi gücü bıraktırıp başımda toplanmalarını gerektirecek önemli bir sebebe dönüşmüştüm. Sağlığımda ''Hepinizi burada görmek istiyorum,'' desem gülerlerdi; ''Derhal,'' desem; geçerlerdi.
Sahi nasıl öldüğümü söylemedim. Şiirlerde, şarkılarda içinden el sallanan bir gemi vardı ya hep, işte o çarptı bana. İlk görüşte aşk gibiydi bizimkisi. Nasipse ölüm bizi ayırana kadar dedik. Öyle de oldu. Ben ölünce ayrıldık.
Liseden beri yüzüme kapanan kapıları sayacak kadar matematik bilgisi içermiyordu zihnim. Sonunda da aylağın biri olup çıkmıştım. Bakmayın ''İyi bilirdik,'' dediklerine. Hiç bir şey bilmezlerdi onlar. Uzun zaman sonra ilk defa ganyan oynamak için elime aldığım gazeteden büyük ikramiye şans eseri bana çıkmış ve bir iş bulmuştum. Neye nasip neye kısmet bir işim vardı artık. Parası yok denecek kadar az bir temizlik işiydi.
Sabahın ötüşken horozları uyanmadan elveda dedim eski sokağıma. Önünde durduğum kapı, boyumca çocuklarımı sarmalayacak kadar heybetliydi. Eski yalılara olan hayranlığım ile ilk kez tanışıyordum. Güngören'de bir hastahane odasında anam beni dünyaya fırlattığından beridir hiç bu kadar şanslı olduğumu hatırlamıyordum. Bir işim vardı ve iş icabı da olsa artık bir yalıda yaşayacaktım.
İlk gün hep zor geçer derlerdi. Benim ki çok kolay oldu. Üst katı temizlemek için yukarı çıktım. Ayaklarımın altında gıcırdayan ahşap sesini, boğazdan gelen ada vapurlarının sirenleri ile kırıştırırken yakaladığım sırada, içeri dolan hava, toz yerine su damlaları taşıyordu.
Sonunda kendime nazar değdirecek kadar şansıma hayranlık duymayı başarmıştım. Kıyamet gibi bir gürültü koptu. Aşağı kattan Nigar Hanım'ın ''Deprem,'' diye bağıran sesi kulağıma çalındığında, üzerime gelen demir kütlesine hayranlıkla bakakalmıştım. Dev bütçeli bir Hollywood filminde dublörlük yaptığım bir rüya görmek gibiydi. Dev geminin yalıda açtığı gedikten açılan büyüleyici manzara ne kadar da kısa sürmüştü. Kaçmak yerine bu manzaraya bakma kararını bana sormadan alan zihnim yüzünden adeta yaşamıma haciz gelmişti. Ardından aniden havayı karartan bir gölge doluştu içeriye geminin heybetli cüssesinden. Gözlerimi yummamla her şey daha da karardı.
Sayısal Loto'dan büyük ikramiye çıktığında, akrabasına borç vermeyi reddeden yeni milyonerin aynı akrabası tarafından öldürülmesi haberinin hemen altında, işimdeki ilk günümde feci şekilde can vermiş olduğum haberinin yazılmış olması tesadüf olamazdı. Benim işimde ilk bakışta aşırı dozda mutluluk vaat ediyordu çünkü. Bu arada ''Feci şekilde can verdi,'' lafına takılmıştım. Feci şekilde can verdiğimi düşünmüyordum. Yakalandığım bir hastalıktan dolayı her gün yavaş yavaş ölseydim feci şekilde can vermiş olabilirdim belki ama, benimkisi ani ölümdü ve ani ölümler her daim kısa süreli bir şöhret getirirdi beraberinde. Artık üçüncü sayfayı takip eden herkes tarafından tanınan trajik şekilde can vermiş bir cesettim.
İşte Karacaahmet'te kahverenginin koynuna böyle girmiş oldum. Haberi alan yalının mirasyedisi nam-ı diğer paşa torunu Atınç Bey, Amerika'dan atladığı ilk uçakla geldiği gibi fazladan sahibi olduğu tapulu mezar yerlerinden bir tanesini üzerime yapmıştı. Dilsiz bir adama verilen sus payıydı bu. Geminin sahiplerinden yüksek miktarda tazminat alacaktı meydana gelen hasar yüzünden ne de olsa. Ben de kariyerimdeki ilk işimde bir günlük çalışmama karşılık tazminat olarak Karacaahmet'te mezar yeri almış oldum. Yani hepimiz kazandık; tabi ölmemi saymazsak.
NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM
4 Aralık 2015 Cuma
13 Kasım 2015 Cuma
TABLO
Çölüne düşen bir su damlası olmalıydım
Fırtınana hasret bir sandal
Senin savaşının orta yerinde masum bir çocuk
Bütün bunlar olmalıydım işte
Ancak o zaman hüzünlü bir resme bakan
Hüzünlü biri görebilirdi ikimizi.
Fırtınana hasret bir sandal
Senin savaşının orta yerinde masum bir çocuk
Bütün bunlar olmalıydım işte
Ancak o zaman hüzünlü bir resme bakan
Hüzünlü biri görebilirdi ikimizi.
6 Kasım 2015 Cuma
KEMAL'İN KISA ÖYKÜSÜ
Kendi yaptığı espiriye, yalnızca kendisi normalden fazla denilebilecek bir süre boyunca kahkaha attı. Ardından bir ''Oh,'' çekti. Sustu. Oturduğu sandalyenin yanında kolunu dayadığı masadaki bir toz tanesine daldı bakışları. Az önce keyifle gülen yüz hatları bir anda kedere boğuldular. Giden yıllar geri gelmiyordu şüphesiz. Yüzüne çöken hüzün artık eski günlerin çok geride kaldığını anlatıyordu. Bazen yüzüne taktığı maske düşünce görebilmek mümkün oluyordu bu durumu. Radyoda çalan bir parça kesmişti nefesini keser gibi kahkahasını. Ahmet Kaya, ''Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...'' diyordu.
Eskiler anlatırdı; çok ihtişamlı bir hayat sürmüş Kemal Bey. Son model arabalar, bitmek bilmeyen yaz tatilleri, bırakılan yüklü bahşişler derken sonunda paralar suyunu çekmiş. Önce en yakınındaki dostları terk etmiş. Şimdi sorsan ''Hiç biri dostum değilmiş,'' diyor. İşte ''Hep sonradan...'' Sonra sadık olan çalışanları gitmiş. Aslında gitmemişler, kendisi azat etmiş onları, başlarının çaresine bakmaları için. Hiç umut görmüyormuş çünkü. Karısı terk etmezmiş bir tek fakat onu da parayı bulunca başka kadınların sevdasına kendisi terk etmiş.
Kimsesi olmayan her adam gibi o da acılarını gizleyen bir maske taşıyordu yüzünde. Gururu el vermiyordu acınacak halde olduğunu dışarıya haykırmaya. Kaybettiğini, zaaflarına yenik düştüğünü bir türlü dili varmıyordu söylemeye. Hissettiklerini anlatacak bir kaç basit kelime ağzının içinde birikirdi de onlara bir türlü özgürlüklerini vermezdi, Yani, bir zamanların Kemal Bey'i şimdi yalnızca Kemal olarak oturuyordu karşımda. Ben Kemal Abi diyordum. Buradan çıkınca ya toz tanesi ya da bu parça yüzünden kendisini vuracaktı. Aslında sebebi bu tükenmişlik olacaktı ama Kemal Abi bunu asla kabul etmezdi.
Eskiler anlatırdı; çok ihtişamlı bir hayat sürmüş Kemal Bey. Son model arabalar, bitmek bilmeyen yaz tatilleri, bırakılan yüklü bahşişler derken sonunda paralar suyunu çekmiş. Önce en yakınındaki dostları terk etmiş. Şimdi sorsan ''Hiç biri dostum değilmiş,'' diyor. İşte ''Hep sonradan...'' Sonra sadık olan çalışanları gitmiş. Aslında gitmemişler, kendisi azat etmiş onları, başlarının çaresine bakmaları için. Hiç umut görmüyormuş çünkü. Karısı terk etmezmiş bir tek fakat onu da parayı bulunca başka kadınların sevdasına kendisi terk etmiş.
Kimsesi olmayan her adam gibi o da acılarını gizleyen bir maske taşıyordu yüzünde. Gururu el vermiyordu acınacak halde olduğunu dışarıya haykırmaya. Kaybettiğini, zaaflarına yenik düştüğünü bir türlü dili varmıyordu söylemeye. Hissettiklerini anlatacak bir kaç basit kelime ağzının içinde birikirdi de onlara bir türlü özgürlüklerini vermezdi, Yani, bir zamanların Kemal Bey'i şimdi yalnızca Kemal olarak oturuyordu karşımda. Ben Kemal Abi diyordum. Buradan çıkınca ya toz tanesi ya da bu parça yüzünden kendisini vuracaktı. Aslında sebebi bu tükenmişlik olacaktı ama Kemal Abi bunu asla kabul etmezdi.
2 Kasım 2015 Pazartesi
SENDEN NEFRET EDİYORUM
Sadece birkaç gün önce kadınların gurursuzluğunun en az erkeklerde olduğu gibi ayaklar altına alınabileceğine şahit olmuştum. Bana bunu gösteren kadın ile caddede yan yana geldiğimizde kalbinin oldukça kırık olduğu anlamıştım. Paramparça edilmişti. Umutsuzluğu ise, en derinlerde acı çekmesine sebep sessiz çığlıklardan ziyade, akşam üstü trafiğinin gürültüsünü bastıracak türden dışa vurduğu yardım çığlıklarına dönüşmüştü. Caddenin üzerinde tüm gücüyle bağırıyordu: ''Senden nefret ediyorum.''
Bahanesi yoktu. Acısını bastıracak teselliler aramıyordu. Hakikatten çalmıyor, yalan söylemiyordu. Bir cümleye sığdırdığı yaşanmışlığı tüm samimiyetiyle evrene haykırıyordu: ''Senden nefret ediyorum.''
Böyle işte. Böyle...
Kandırılarak oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi çaresizce haykırıyordu. Kadının umutsuzluğu onun en savunmasız haline gelmesine sebep bir canavardı sanki. Öyle ki, sokaktan geçen bir adamın ''Biraz edep yahu,'' deyişi ile ansızın yere çöktü. Adeta yer çöktü, ben çöktüm...
Nefretin tayin ettiği mutsuzluk bu kadar bulaşıcı olabilir miydi sahi? Madem öyle nefreti kim bulmuştu? Bugün bu cadde de doğmadığı kesindi.
Neyse, ne diyordum. Kadın, gurursuzdu. Gururunu elinden alan adam ile bir telefon görüşmesi yaptı. Az önce nefret ettiği adama bu defa yalvarmaya başlamıştı: ''N'olur söyle, neredeysen oraya geleyim. Bırakma beni, n'olur bırakma.''
Adam telefonu kadının yüzüne kapatalı yalnızca bir kaç saniye olmuştu ki, kadın yeniden bağırdı: ''Senden nefret ediyorum.''
Bu kez yanına gitmek istedim. ''Sevme diyecektim bu kadar çok, sevme.'' Yalnız onu değil, hiç bir şeyi bu kadar çok sevmesini gerektirecek bir sebep yoktu. Birini ya da koca bir ırkı sevmeme isteği kimilerine göre hastalıklı bir düşünceden ibarette olsa, birini pekala sebepsiz yere sevmeyebilmeliydi insan.
Bir keresinde eski kız arkadaşıma bir demet gül almıştım. ''Ben gül sevmem,'' diye karşılamıştı bu sürprizi. O an bir insanın gülü sevmemesi için nasıl bir sebebi olabilirdi ki diye geçirdim aklımdan. O zaman bir şeyi sevmemek için illa bir sebep olması gerekmediğini anladım. Sevmemek de en az sevmek kadar doğal bir haktı.
Yine de sevmemek hakkımızı çok sık kullanmamalıydık. Tuhaf bir karmaşanın içine sürükleyen bir tercihti çünkü bu. Örneğin, birini çok severseniz ondan nefret edebiliyordunuz fakat onu sevmezseniz de ondan nefret edebilirdiniz. Bu bir çelişkiydi. Kadının aklındaki çelişkiydi. Sevdiği için nefret ediyordu bu adamdan, ama sevmese yine nefret edebilecekti. Bu yüzden en iyisinin bulaşmamak olduğuna karar verdim. Kalabalığı yararak kadının etrafında oluşan çemberin dışına attım kendimi. Sonra eve gidip, uzun süredir nefret ettiğim dereotu ile barışıp, onu yemeye karar verdim.
Bahanesi yoktu. Acısını bastıracak teselliler aramıyordu. Hakikatten çalmıyor, yalan söylemiyordu. Bir cümleye sığdırdığı yaşanmışlığı tüm samimiyetiyle evrene haykırıyordu: ''Senden nefret ediyorum.''
Böyle işte. Böyle...
Kandırılarak oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi çaresizce haykırıyordu. Kadının umutsuzluğu onun en savunmasız haline gelmesine sebep bir canavardı sanki. Öyle ki, sokaktan geçen bir adamın ''Biraz edep yahu,'' deyişi ile ansızın yere çöktü. Adeta yer çöktü, ben çöktüm...
Nefretin tayin ettiği mutsuzluk bu kadar bulaşıcı olabilir miydi sahi? Madem öyle nefreti kim bulmuştu? Bugün bu cadde de doğmadığı kesindi.
Neyse, ne diyordum. Kadın, gurursuzdu. Gururunu elinden alan adam ile bir telefon görüşmesi yaptı. Az önce nefret ettiği adama bu defa yalvarmaya başlamıştı: ''N'olur söyle, neredeysen oraya geleyim. Bırakma beni, n'olur bırakma.''
Adam telefonu kadının yüzüne kapatalı yalnızca bir kaç saniye olmuştu ki, kadın yeniden bağırdı: ''Senden nefret ediyorum.''
Bu kez yanına gitmek istedim. ''Sevme diyecektim bu kadar çok, sevme.'' Yalnız onu değil, hiç bir şeyi bu kadar çok sevmesini gerektirecek bir sebep yoktu. Birini ya da koca bir ırkı sevmeme isteği kimilerine göre hastalıklı bir düşünceden ibarette olsa, birini pekala sebepsiz yere sevmeyebilmeliydi insan.
Bir keresinde eski kız arkadaşıma bir demet gül almıştım. ''Ben gül sevmem,'' diye karşılamıştı bu sürprizi. O an bir insanın gülü sevmemesi için nasıl bir sebebi olabilirdi ki diye geçirdim aklımdan. O zaman bir şeyi sevmemek için illa bir sebep olması gerekmediğini anladım. Sevmemek de en az sevmek kadar doğal bir haktı.
Yine de sevmemek hakkımızı çok sık kullanmamalıydık. Tuhaf bir karmaşanın içine sürükleyen bir tercihti çünkü bu. Örneğin, birini çok severseniz ondan nefret edebiliyordunuz fakat onu sevmezseniz de ondan nefret edebilirdiniz. Bu bir çelişkiydi. Kadının aklındaki çelişkiydi. Sevdiği için nefret ediyordu bu adamdan, ama sevmese yine nefret edebilecekti. Bu yüzden en iyisinin bulaşmamak olduğuna karar verdim. Kalabalığı yararak kadının etrafında oluşan çemberin dışına attım kendimi. Sonra eve gidip, uzun süredir nefret ettiğim dereotu ile barışıp, onu yemeye karar verdim.
30 Ekim 2015 Cuma
ÇARESİZLİK
Başlayıp da bitiremediğim bir hikayesin sen. Sonunu biliyorum ama oraya bir türlü gelemiyorum. Bir de şımartılmamış kelimeler var aklımda, sana asla söyleyemediğim.
28 Ekim 2015 Çarşamba
ŞİİR
Keşke 2009 yazında karşılaşsaydı bakışlarımız.
Henüz saçların siyah ve dalgalıyken.
Bakışların mağrur,
Öfken çocuksuyken...
Uzun zaman önceki bir hatırayı avuçlar gibi
Yaslansaydı yine avuç için çenene,
Pencereden sızan ışık
Yüzüne gölgeden parmaklıklar çizseydi.
Bugün gibi aklımda olurdu.
Bugün gibi berrak.
Bir an gelir,
Hüznün yarısı yüzüne,
Yarısı ellerine çökerdi,
Aynaların diline düşerdin
Dün gibi uzak olurdu.
Dün gibi karanlık.
Henüz saçların siyah ve dalgalıyken.
Bakışların mağrur,
Öfken çocuksuyken...
Uzun zaman önceki bir hatırayı avuçlar gibi
Yaslansaydı yine avuç için çenene,
Pencereden sızan ışık
Yüzüne gölgeden parmaklıklar çizseydi.
Bugün gibi aklımda olurdu.
Bugün gibi berrak.
Bir an gelir,
Hüznün yarısı yüzüne,
Yarısı ellerine çökerdi,
Aynaların diline düşerdin
Dün gibi uzak olurdu.
Dün gibi karanlık.
ŞÖHRET VE VİCDAN
2012 Yılının kışıydı. ''Genç savcı suçluları yakalattı,'' başlıklı yazıyı okurken göğüsümü farkında olmadan dişisine kur yapan bir güvercin gibi kabartmıştım. Sonraki yıllarda bunun gibi hakkımda daha çok haber yapılacaktı fakat hiç biri ne yazık ki, bu başlık kadar heyecanlandırmayacaktı beni.
Ertesi sabah mahkeme salonuna girerken mübaşir, ''Hoş geldiniz savcım,'' derken yalakalık sınırlarını her defasında aşan tavrı ile yerlere kadar eğilmişti. Oysa bana öğretilen örf ve adetlere göre, yaşı itibari ile onunki kadar abartılı olmasa da, benim ona saygı göstermem gerekiyordu. Başlarda bir kaçını bu tarz hareketlerde bulunmamaları konusunda uyardım ama, ben onları değil de, adeta onlar beni eğittiler. Şimdi bazen biri saygıda kusur edince garibime gidiyor.
Mahkeme saati geldiğinde ilk içeri gelen suçlu gasptan yargılanıyordu. Giyimi kuşamı düzgündü. Konuşurken ki sakin tavırları ve üslubu mahkeme salonunda ifade veren birine değilde, daha çok büyük bir salonda konferans veren saygın bir iş adamına benziyordu. Şu dakikaya kadar dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Genelde bu tarz basit davalarda, davalının ifadesindeki belli noktalardan suçlu olup olmadığını çıkartırdım. Baştan sona inkar içerikli bu sözlü savunmaları da pek dikkate almazdım. Bu defa da işim kolay olacak sanıyordum fakat öyle olmayacağını daha ilk dakikasından anlamıştım.
Duruşmanın ilerleyen dakikalarında, suçlama makamı olarak görevimi yerine getirerek dört yıl iki aya denk geleceğinden emin olduğum ceza ile yargılanmasını önerdim. Hakim, iki yanında duran biri yardımcısı diğeri psikolog olan memurlarla kısa bir fısıldaşmanın ardından, ikinci duruşmayı 3 ay sonraya attı. Bu adli tatile denk geldiği için en iyi ihtimalle iki ay sonrasına yeniden gün verecekti mahkeme. Yani, davalının ikinci defa derdini anlatana kadar içeride geçireceği beş ayı vardı. İlk mahkemenin de, dört ay sonra olduğunu hesaba katarsak, bu dokuz aya denk geliyordu. Ceza alacağı kesinleşen sanıklar için bu durum her ne kadar avantajlı olsa da, masum oldukları ispatlananlar için ise gerçek anlamda bir haksızlık demekti.
Adli tatilde hakim olmamasına rağmen nöbetçi hakimle duruşma devam etti. O da, hakimin dosyasına müdahale etmek istemediği için tam da beklediğim gibi, mahkemeyi iki ay on gün sonraya attı. Bu defa mahkum hiç konuşma fırsatı bulamadı. Gözündeki morluk dikkatimi çekti. Epeyde kilo vermişti. Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamama rağmen hiç bir şey sormadım.
Yarın iki ay on günlük süre doluyordu. O mahkumun üçüncü mahkemesini görecektik. Arkadaşlarla o gece bir şeyler içmek için dışarı çıktık. Yarın ki mahkeme üzerine düşünmem gerekiyordu ama, henüz mesleğin ikinci yılında bırakmıştım böyle şeyleri. O kadar çok dava vardı ki, bir süre sonra işler içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Arkadaşla iyice kafaları çektikten sonra evin yolunu tuttum.
Sabahki ilk dava onundu. Başım fena halde zonkluyordu. Bugün de diğer bazı günler gibi kolay geçmeyecek gibi duruyordu. Onun kapıdan girdiğinde ki halini görünce içimde bir acıma hissi belirdi. Alnının sağ yanında irice bir şişlik vardı. Her iki gözünün altında da morluklar vardı. İlk günkü dik duruşundan eser yoktu. Sağa doğru yatık duruyordu. O kadar zayıflamıştı ki, gömleğinin üzerine giydiği süveter üzerine geçirilmiş bir çuvalı andırıyordu. İlk günkü hali hatırımda kalmasa, bu hali ile gasp suçunu işlediğinden hiç şüphem kalmazdı. Bu defa hakim söz verdiğinde o akıcı konuşması yerini ağzından zar zor çıkan bir iki acı kelimeye bırakmıştı: ''Be... Be... Ben suçsuzum hakimim.'' Ön iki dişi kırıldığından kelimelerin telaffuzunda sorun yaşıyordu.
Mesleki reflekslerimin o an sanki yüzyıllardır omzumda taşıdığım bir yük gibi ağırlaştığını hissettim. En büyük yardımcım olan bu refleksler, bir an da en büyük düşmanım olmuşlardı. Ve vicdanım da ilk kez bu kadar sarılmıştı boğazıma. O arada söz bana geldiğinde hakime savunmayı bir kez daha okumak istediğimi söyledim. İfadesinde, bir taksici ile hesap yüzünden kavga ettiklerinden bahsetmişti. Taksici fazla para istemiş, vermeyince de kavga etmişlerdi. Daha sonra taksici, gasp edildiğini öne sürerek adamdan davacı olmuştu. Mesleğin o ilk yıllarındaki şevkim olsaydı gözümün önünde duran bir gerçek yüzünden bu adamı, dokuz aydır boşuna ceza evinde yaşayacağı türlü acılara maruz bırakmazdım. Ben suçlu suçsuz ayrımı gözetmeden içeriye attığım onlarca kişi için hakkında satırlarca haber yazılan bir savcıydım. Hangi ara bu kadar ünlendiğimi ise hiç hatırlamıyorum. Taksicinin gasptan sabıkası olduğu notunu düşmüşüm bir kenara. Davalının haline bir kez daha baktım. Gözünden süzülen ince bir yaş süveterinin yeşil baklava deseninin üzerinde eriyip gitti. Ona acımak istemiyordum ama içimdeki acıma duygusuna bir türlü engel olamıyordum. Bu duygunun kararımı etkilemesine izin veremezdim.
Sonunda kararımdan emin olabileceğim bir ayrıntıyı yap bozun son parçasıymış gibi aklımdaki yerine oturttum. Nasıl bir gaspçı, gasp edeceği taksiciyi evinin önüne kadar getirip, orada suç işlerdi ki? Cevap başından beri gözümün önünde öylece duruyordu. Önce bu ifadeyi mahkemeye taşıyan polislere kızdım. Ardından mütealamı davalının serbest kalması yönünde açıkladım. Son umudunu da dört duvarın ardında bırakan davalının gözünde yeniden yeşeren o parıltıyla bana bakışı meslek hayatım boyunca aldığım en büyük ödül oldu. Çünkü ben vicdanımın hiç bir zaman bu kadar hür olduğunu hatırlamıyordum ve bir daha asla böyle bir hata yapmamaya karar verdim.
Ertesi gün olduğunda, ''Mesleğinin zirvesinde istifa eden meşhur savcı'' olarak son kez manşetlere taşınırken, aynı zamanda da vicdanı hür bir adam olarak yeniden doğuşumu kutluyordum.
Ertesi sabah mahkeme salonuna girerken mübaşir, ''Hoş geldiniz savcım,'' derken yalakalık sınırlarını her defasında aşan tavrı ile yerlere kadar eğilmişti. Oysa bana öğretilen örf ve adetlere göre, yaşı itibari ile onunki kadar abartılı olmasa da, benim ona saygı göstermem gerekiyordu. Başlarda bir kaçını bu tarz hareketlerde bulunmamaları konusunda uyardım ama, ben onları değil de, adeta onlar beni eğittiler. Şimdi bazen biri saygıda kusur edince garibime gidiyor.
Mahkeme saati geldiğinde ilk içeri gelen suçlu gasptan yargılanıyordu. Giyimi kuşamı düzgündü. Konuşurken ki sakin tavırları ve üslubu mahkeme salonunda ifade veren birine değilde, daha çok büyük bir salonda konferans veren saygın bir iş adamına benziyordu. Şu dakikaya kadar dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Genelde bu tarz basit davalarda, davalının ifadesindeki belli noktalardan suçlu olup olmadığını çıkartırdım. Baştan sona inkar içerikli bu sözlü savunmaları da pek dikkate almazdım. Bu defa da işim kolay olacak sanıyordum fakat öyle olmayacağını daha ilk dakikasından anlamıştım.
Duruşmanın ilerleyen dakikalarında, suçlama makamı olarak görevimi yerine getirerek dört yıl iki aya denk geleceğinden emin olduğum ceza ile yargılanmasını önerdim. Hakim, iki yanında duran biri yardımcısı diğeri psikolog olan memurlarla kısa bir fısıldaşmanın ardından, ikinci duruşmayı 3 ay sonraya attı. Bu adli tatile denk geldiği için en iyi ihtimalle iki ay sonrasına yeniden gün verecekti mahkeme. Yani, davalının ikinci defa derdini anlatana kadar içeride geçireceği beş ayı vardı. İlk mahkemenin de, dört ay sonra olduğunu hesaba katarsak, bu dokuz aya denk geliyordu. Ceza alacağı kesinleşen sanıklar için bu durum her ne kadar avantajlı olsa da, masum oldukları ispatlananlar için ise gerçek anlamda bir haksızlık demekti.
Adli tatilde hakim olmamasına rağmen nöbetçi hakimle duruşma devam etti. O da, hakimin dosyasına müdahale etmek istemediği için tam da beklediğim gibi, mahkemeyi iki ay on gün sonraya attı. Bu defa mahkum hiç konuşma fırsatı bulamadı. Gözündeki morluk dikkatimi çekti. Epeyde kilo vermişti. Ters giden bir şeylerin olduğunu anlamama rağmen hiç bir şey sormadım.
Yarın iki ay on günlük süre doluyordu. O mahkumun üçüncü mahkemesini görecektik. Arkadaşlarla o gece bir şeyler içmek için dışarı çıktık. Yarın ki mahkeme üzerine düşünmem gerekiyordu ama, henüz mesleğin ikinci yılında bırakmıştım böyle şeyleri. O kadar çok dava vardı ki, bir süre sonra işler içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Arkadaşla iyice kafaları çektikten sonra evin yolunu tuttum.
Sabahki ilk dava onundu. Başım fena halde zonkluyordu. Bugün de diğer bazı günler gibi kolay geçmeyecek gibi duruyordu. Onun kapıdan girdiğinde ki halini görünce içimde bir acıma hissi belirdi. Alnının sağ yanında irice bir şişlik vardı. Her iki gözünün altında da morluklar vardı. İlk günkü dik duruşundan eser yoktu. Sağa doğru yatık duruyordu. O kadar zayıflamıştı ki, gömleğinin üzerine giydiği süveter üzerine geçirilmiş bir çuvalı andırıyordu. İlk günkü hali hatırımda kalmasa, bu hali ile gasp suçunu işlediğinden hiç şüphem kalmazdı. Bu defa hakim söz verdiğinde o akıcı konuşması yerini ağzından zar zor çıkan bir iki acı kelimeye bırakmıştı: ''Be... Be... Ben suçsuzum hakimim.'' Ön iki dişi kırıldığından kelimelerin telaffuzunda sorun yaşıyordu.
Mesleki reflekslerimin o an sanki yüzyıllardır omzumda taşıdığım bir yük gibi ağırlaştığını hissettim. En büyük yardımcım olan bu refleksler, bir an da en büyük düşmanım olmuşlardı. Ve vicdanım da ilk kez bu kadar sarılmıştı boğazıma. O arada söz bana geldiğinde hakime savunmayı bir kez daha okumak istediğimi söyledim. İfadesinde, bir taksici ile hesap yüzünden kavga ettiklerinden bahsetmişti. Taksici fazla para istemiş, vermeyince de kavga etmişlerdi. Daha sonra taksici, gasp edildiğini öne sürerek adamdan davacı olmuştu. Mesleğin o ilk yıllarındaki şevkim olsaydı gözümün önünde duran bir gerçek yüzünden bu adamı, dokuz aydır boşuna ceza evinde yaşayacağı türlü acılara maruz bırakmazdım. Ben suçlu suçsuz ayrımı gözetmeden içeriye attığım onlarca kişi için hakkında satırlarca haber yazılan bir savcıydım. Hangi ara bu kadar ünlendiğimi ise hiç hatırlamıyorum. Taksicinin gasptan sabıkası olduğu notunu düşmüşüm bir kenara. Davalının haline bir kez daha baktım. Gözünden süzülen ince bir yaş süveterinin yeşil baklava deseninin üzerinde eriyip gitti. Ona acımak istemiyordum ama içimdeki acıma duygusuna bir türlü engel olamıyordum. Bu duygunun kararımı etkilemesine izin veremezdim.
Sonunda kararımdan emin olabileceğim bir ayrıntıyı yap bozun son parçasıymış gibi aklımdaki yerine oturttum. Nasıl bir gaspçı, gasp edeceği taksiciyi evinin önüne kadar getirip, orada suç işlerdi ki? Cevap başından beri gözümün önünde öylece duruyordu. Önce bu ifadeyi mahkemeye taşıyan polislere kızdım. Ardından mütealamı davalının serbest kalması yönünde açıkladım. Son umudunu da dört duvarın ardında bırakan davalının gözünde yeniden yeşeren o parıltıyla bana bakışı meslek hayatım boyunca aldığım en büyük ödül oldu. Çünkü ben vicdanımın hiç bir zaman bu kadar hür olduğunu hatırlamıyordum ve bir daha asla böyle bir hata yapmamaya karar verdim.
Ertesi gün olduğunda, ''Mesleğinin zirvesinde istifa eden meşhur savcı'' olarak son kez manşetlere taşınırken, aynı zamanda da vicdanı hür bir adam olarak yeniden doğuşumu kutluyordum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



