NIETZSCHE AĞLADIĞINDA BEN GÜLÜYORDUM







Youtube'tan seçmeler

Loading...

25 Şubat 2013 Pazartesi

SON OF A BİTCH

     Geçen gün aldım balıklarımı karşıma, ''Size rakı ısmarlayacağım dedim.'' Ufak olan Hurşut dile geldi. ''Olur mu abi öyle şey, sen iç biz meze olalım'' dedi. Çok duygulandım. Hurşut balıkların içinde en delikanlı olanıydı. Adamı madam yapardı. Açık denizlerde az köpek balıklarıyla vals yapmamıştı.

     Sonra ortanca olan Beşir dile geldi. '' A be sen bakma bu kapçık ağızlıya beaa boş boş konuşur durur. Bizden meeze olmaz beaa. Bizim etimiz serttir, sana geeelmez, gelmez. '' dedi. O zamana kadar balıkların şiveli konuşabileceklerini bilmezdim. Alem balıktı Beşir; güldürmüştü beni.

     Akabinde büyük olan Daniel dile geldi. '' Son of a bitch '' dedi. O ithaldi. Rengi sarıya çalardı. Ne demek istediğine pek anlam veremedim ama pek şirin gözükmemişti gözüme. '' Ne diyorsun lan sen, değişik? '' dedim. Cevap gecikmedi. '' Shut the fuck up maeen '' dedi. Fuck'ı duyunca anladım ileri geri konuştuğunu.

     Hurşut araya girdi. '' Abi tamam, daha alışamadı o buralara ben hallederim'' diye sakinleştirmeye çalıştı beni. Çevir bunu o turuncu totoşa dedim Hurşut'a '' Önce o bir adam gibi balık olmayı öğrenecek sonra konuşacak. Burası fifti sentin akvaryumu değil. Çevir bunu aynen.'' dedim. Hurşut delikanlı olmasına delikanlıydı ama yabancı dil sıfırdı. Yine de denedi. '' yu nov adam he yu nov adam '' diye çemkirdi Daniel'e. Daniel pek s.klemedi Hurşut'u. Sonra Hurşut bana dönüp ''Abi kuma gömeyim mi lavuğu. O daha kolay olur'' dedi. Yerli yersiz gülümsedim. Bırak Hurşut balıkla balık olmayalım dedim. Hurşut bozuldu bu lafa '' Abi ayıp oluyor ama'' dedi. '' Kusura bakma gaza geldim iyice '' diye yanıt verdim Hurşut'a. Oradan Beşir araya girince ortam yumuşadı. '' Haçen bırakun şu uşağı, yabacudur ne dediğuni bilmeyi'' dedi. Şaşkın şaşkın '' Olum sen az önce trakya şivesiyle konuşmuyor muydun? Hangi ara ayarların bozuldu senin'' dedim. Sonra Hurşut araya girdi yine '' Abi anne tarafı trakyalı, baba tarafından karadenizli o, babası sıcak sulardan soğuk sulara göç ederken tanışmış annesiyle. Şimdi siz böyle hareretli hararetli tartışınca karadeniz tarafı ağır bastı. O yüzden. '' dedi. '' Hey Allah'ım çattık '' diye gülümsedim. Sonra '' Hadi ben tek içiyorum şu totoşa da dilimizi öğretin biran önce'' dedim. Ve gittim.

     Gece yarısı kalktığımda Hurşut, Beşir ve Daniel uyuyorlardı. Işığı yakmadan akvaryuma yaklaştım. Yavaşça Daniel le diğerlerinin arasına aynalı cam bir bölme yerleştirdim. Üstündeki kapağı çıkardım. Daniel'in tarafına kocaman bir kedi resmi yapıştırdım. Sonra geri yatmaya gittim.

     Sabah olduğunda Daniel yerde ölü yatıyordu. Sabah kalktığında kedi resmi, aklını almış olmalı ki akvaryumdan sıçramış. Diğerleri uyuyordu hala. Kedi resmini söktüm. Sonra cam bölmeyi kaldırıp, kapağı geri yerine koydum. Hiç bir şey olmamış gibi oradan uzaklaştım.




24 Şubat 2013 Pazar

4 DAKİKALIK OSCAR TARİHİ

Nelson Carvajan, bugüne kadar ‘En İyi Film’ Oscar’ını kazanan filmleri 4 dakikalık bir videoya sığdırdı. Videonun sonunda bu yılın adayları da var.






23 Şubat 2013 Cumartesi

BU AY NELER ÖĞRENDİM (ŞUBAT)

     Bozuk paralarını bile harcarken iki kere düşünen kişilerin, insanları daha ehemniyetsizce harcadığını
     Aslında çocukken daha masum olduğumuz gerçeğini gerektiği kadar sık hatırlamadığımızı.
     Ketum kelimesinin sır saklayan kişiler için kullanıldığını ve neredeyse kimsenin ketum olmadığını
   
     İnsan kalbi kırmanın dünyadaki en kolay şeylerden biri olduğunu
   ''Neredeyse yapıyordum.'' demek ile ''Yapamadım'' demek arasında hiç bir fark olmadığını
     Sahanda yumurta yapmanın, başemel soslu tavuk yapmaktan daha kolay olduğunu
     Aylardan şubat ise yelekle maça gidilmemesi gerektiğini
     Nihat doğan taklitlerinin eskisi kadar tercih edilmediğini
     Lazım olunca bulunamayan şeylerin, diğer zamanlarda hep ortalıkta gezindiklerini
     Azincourt'un İngilizlerin, destansı bir şekilde Fransızları yendiği yer olduğunu
     Recep Tayyip Erdoğan ile bir zamanlar meslektaş olduğumuzu.
     Istanbul'un her gün değişen ruh halinin olduğunu
     
     Trenle yolculuk yapmanın hala seyrine doyamadığımı
     Afrika'da açlıktan ağlayan çocukların yaşadığını
     Niçin'' sorusu yerine her defasında ''Neden''i tercih ettiğimi
     I-phone 5'in ücretinin, bazı insanların üç aylık iş gücü için ödenen ücretten daha değerli olduğunu.



     
     

22 Şubat 2013 Cuma

POLİS

     İki yanında, iki polis vardı uzun dar kolidoru yürürken. Nezarethaneye giden yollar soğuktu. İçi ürperdi. Hiç bir şey düşünmeden yürüdü. Aralıklı yanıp sönen tavan ışıklarına aldırmıyordu. Gözlerini yerdeki çoğu çatlamış ve pis fayanslara dikti.

     Köşeyi döndüklerinde nezaretlerin olduğu yere geldi. Onlar içeri girdiklerinde nezarette bir kıpırdama oldu. Bir sürü ayrılmış bölme vardı. Her bölmede bir suçlu kalıyordu. Hepsi kan revan içerisindeydi. Bölmelere bakmamaya çalışıyordu. Ama gözlerinin görmediklerine rağmen, kulaklarının işittiklerine engel olamıyordu. Şimdi önünden geçtikleri bölmede bir polis memuru, yere kapaklanan adamın sırtına elindeki sopayla acımasızca vuruyordu. Hiç bir şey hissetmeden yürüdü. İniltiler içerisinde yürüdü. En sondaki bölmeye geldiklerinde durdular.


     Bir memur yeni ve daha diri birinin geldiğinden memnun sırıtıyorken kapıyı açtı. Arkadan fazla sıkıldıkları için bileklerini acıtan kelepçenin açılmasıyla bir rahatlama geldi. Sonra gelişi güzel bir tekme yiyerek bölmenin içerisine yuvarlandı.


     Saat epey geç olmuştu. Duvar dibine özensizce atılan bir kutunun üzerine kıvrılmıştı. Üşüyordu. Her yerde iniltiler ve böğürme sesleri vardı. Burası hastalıklı bir yerdi. İki polis içeri girdi. Hiç bir ifade taşımıyordu yüzleri. Acele içerisinde bulunduğu bölmeye girdiler. Ne olduğunu anlamadan adamı kaldırıp, bir sandalyeye oturttular. Arkadan kelepçeleyip, gözlerini bağladılar. Sonrada tekrar kapıyı kapatıp, bir şey demeden çıktılar.


 Sabaha karşı kapı tekrar açıldı. Bir iki polis memuru içeri girdi. Yürürlerken yüzlerindeki gülümsemeli ifadeler, daha önce bilinen hiç bir mutluluğu tanımlamıyordu. Bu başka bir gülümsemeydi. Sinsice bir gülümsemeydi. Elindeki jopu, yürürken parmaklıklara çarptırarak, bölmelerdekilerin içerisine korku salıyordu. Derken bir bölmenin önünde durdu. İçerideki adam gayr-i ihtiyarı duvara doğru sindi. Yüzünde korku vardı. Bu korkudan beslenen polis memurları bir kahkaha patlatarak devam ettiler.


     Sonunda adamın bölmesinde durdular. Kapı gıcırdayarak açılırken sandalyedeki adam irkildi.İkisi birden içeri girdiler. 


     Girerlerken, tek duyabildiği gülüşmeleri oldu. Adamlardan biri ‘’ Oooo, nihayet beyimiz uyanmış.’’ Dedi. Adamın sesinden 45 yaşlarında olduğu izlenimine kapıldı. Kalın ve gür bir sesi vardı. İnsana güven veren bir sesti bu. Tam cevap vermek için konuşmaya çalıştığında bir öksürük nöbetine yakalandı. Sanki yıllardır konuşmuyor ve boğazları tozla kaplıymış gibi hissetti. Her konuşmaya çalıştığında boğazları acıyor ve öksürüyordu. ‘’Sesini yorma ona ihtiyacın olacak’’ dedi diğer adam. Sesi diğerine göre daha inceydi. Aslında normal bir ses tonu vardı fakat, diğerinin sesi çok daha kalın ve gür çıktığı için ona, bu adamın sesi çok ince geldi. 20 yaşlarda olduğu gibi bir hisse kapıldı. Tekrar konuşmak üzere, ‘’ Merhaba beni buraya neden…’’ diye devam ederken, cümlesini tamamlayamadan, yüzüne gelen tekmenin şiddetiyle, sandalye ile birlikte geriye doğru sertçe savruldu ve yere düştü. Deli gibi öksürmeye başladı. Bu kez konuşmaya çalışmaktan ziyade, boğazına dolan kanları dışarı püskürtmek için öksürüyordu. Genç olduğunu düşündüğü adam gülüyordu. Tekmeyi atanın o olduğunu düşündü. Diğer adamın hiç sesi çıkmıyordu. Garip bir şekilde ona karşı güven duymaya başlamıştı. Denize düşen yılana sarılır misali. Nihayet yaşlı olan, genç olan adamı susturup, kendisini yerden kaldırmasını emretti. Sertçe saçlarından yakalayarak, bir hamlede sandalyeyi eski konumuna getirdi. Sesine göre çok daha güçlüydü. Saç köklerinde hissettiği acı, yediği tekmeden daha kısa süreli ve keskin olmuştu. Birden ağzındaki bütün kanı kırılan iki dişiyle birlikte yere tükürdü. Yuttuğu birkaç yudum kan sanki boğazındaki tozu temizlemişti. Birden bağırmaya başladı. ‘’ Siz kimsiniz? Ben bir şey yapmadım. Nerdeyim, burası neresi? Yardım edin banaaaa! İmdaaatt! ‘’ Bu defa da sağlam bir yumruk önce midesine, daha sonra da tam burnunun üzerine geldi. Midesine yediği yumrukla sesi bıçakla kesilir gibi gitmişti. Ardından gelen yumruk pek acı verici değildi ama burnundaki birkaç kemiğin çatırdıyarak kırıldığını duymuştu. Burnu çeşme gibi akıyordu. O saatten sonra onlar soru sormadan konuşmanın pek iyi bir fikir olmadığını anlamıştı. ‘’ Böyle daha iyi ‘’ dedi genç olanı hafifçe gülerek. Bunu derken sesinden, keyif aldığı belli oluyordu. Diğeri konuşmaya başladı: ‘’ Bak genç adam, eğer zorluk çıkarmadan bize istediğimizi verirsen, buradan sağ salim çıkmana, annene ve küçük kız kardeşine dönmene izin veririz. Eğer konuşmazsan ne yazık ki, sonunun diğerleri gibi olacağını üzülerek belirtmeliyim. Şimdi söyle bakalım kime hizmet ediyorsun? Sizi kim komuta ediyor? Nerelerde toplanıyorsunuz? Emirleri kimden alıyorsunuz? Senin dışındakiler ya kaçtı ya öldü. Sadece sen ve hala baygın bir kız var elimizde. Uyanınca ona da sıra gelecek. Şimdi bizi uğraştırmadan anlat her şeyi. ‘’ Artık o kadar da güven duymuyordu adama ama yinede konuşarak sorunu çözmeye çalıştığı için genç olandan daha iyi olduğunu düşündü. Ama ne demek istediğine anlam veremedi. ‘’ Hiçbir şey hatırlamıyorum ‘’ diyebildi sonunda. ‘’ Demek zor olan yoldan halledeceğiz bu işi..! dedi. Adamlar dışarı çıktılar ve bir şey söylemeden gittiler...





18 Şubat 2013 Pazartesi

Gizemli Kadın ve Fail-i Mechul

     Kadın gecenin karanlığında sessizce yürüyordu. Kafası önde düşünceli bir hali vardı. Fakat düşünmek için bile epey geç bir saatti.

     Pencereden öylece kadının geçişini izliyordum. Sonra birden yanında bir araba durdu. Kadına bir şeyler söylediler. Kadın yavaş hareketlerle kafasını kaldırmadan, araçtakilere yaklaştı. Siyah bir arabaydı. Kadında siyahlar içerisindeydi, tıpkı gece gibi. Sokakta tek yanan lambada onların üzerine vuruyordu. Diğer her yer zifiri karanlıktı. 

     Bu saatte oradan böyle alımlı bir kadının geçeceğine ihtimal veremezdim. Pek arabada geçmezdi bu sokaktan. Belli ki kadını tanıyorlardı. Ya da takip etmişlerdi. Fakat arabadakilerin ( Ya da belkide bir kişidir.) ne istediğinden çok, dikkatimi kadındaki soğuk karanlıktan alamıyordum.

     Kısa bir konuşmanın ardından, kadın tekrar yürümeye koyuldu. Araba aniden durdu. İçerisinden iki tane adam çıktı. Kadının önünde dikildiler. Kadın hafifçe kafasını kaldırıp adamlara baktı. Kadın ışığın altında duruyordu. Adamlarsa gölgede kaldıkları için  net seçilemiyorlardı.

     Bir tanesi kadının kolundan tuttu. Kadın soğukkanlılığını hiç bozmadan, diğer eliyle adamın elini kavradı ve ters bir şekilde kolunu gererek adamı yere kadar eğdi. Adam dizlerinin üzerinde dua ediyormuş gibi bir hal aldı. Diğer adam ne olduğunu anlamadan kadına bir yumruk salladı. Fakat kadın sanki bu yumruğun daha önceden geleceğini biliyormuş gibi, eğilerek derin yırtmaçlı elbisesinden sıyrılan ayağı ile adamın alnına bir tekme attı. Sanırım topuğu gözüne girmiş olmalıydı. Eliyle gözünü tutup yerde kıvranıyordu. Arabadan başka başka inen kimse olmadan araba çalıştı ve son hızla oradan uzaklaştı. Lastik sesleri gecenin sessizliğini inletirken, kadın yerde çaresiz diz çöken adamın uzun saçlarından kavradı ve başını geriye doğru kendisine çekti. Yüzü gökyüzüne bakıyordu. Sonra jartiyerinden çıkardığı bir usturayı özenle ve yavaş hareketlerle açıp, hızlı bir hamle ile adamın boğazına bir çizik attı. Bir den donup kalmıştım. Şah damarı parçalanan adamdan oluk oluk kan akıyordu. Adamı bırakıp diğer kıvranan adama döndü. Ayağının ucuyla adamı sırt üstü çevirdi. Adam yavaş hareketlerle sağ sola dönüp, iniltiler çıkarıyordu. Hala eli sağ gözündeydi. Parmaklarının arasından sızan kanı görebiliyordum. Odamın ışığı yanmadığı için onlar beni göremiyordu. Kadın, tam adamı incelerken, karanlığın içerisinden başka bir adam fırladı. Daha önce arabayla uzaklaşan adam dönmüş olmalıydı. Kadın adamı fark edip ani bir hamleyle elindeki usturayı geriye doğru savurdu. Birden adam olduğu yerde kaldı. Daha sonra boynundan ince bir damla kan damlası enlemesine ilerleyip, boynunun sol tarafından aşağı süzüldü. Sonra oluk gibi boynunun her tarafından akarken, elleriyle boynuna sarılıp, bir taraftan da dizlerinin üzerine çöktü. Kadın kurbanlarının direk boyunlarına hedef alıyordu içgüdüsel olarak. 

     Diğer adamında tek hamlede işini bitirirken. Saçlarını geriye doğru savurdu.Bir an beni göreceğini sandım ama, sokak çok karanlık ve odamda ışık yanmadığı için bunun imkansız olduğunu biliyordum. Sonra kadın, sağ sola bir kez bakındıktan sonra yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Ve gecenin karanlığında kayboldu. 

     O an anladım; Bazen eğer isterse bir kadın gece kadar tehlikeli ve belkide geceden de gizemli olabilirdi.

     Ertesi gün gazeteler yazdı: '' Savunma bakanlığı için çalışan üç mit üyesi dün sabah İstanbul'un kuytu bir sokağında boğazları kesilmiş halde ölü bulundu.'' Terörist bir eylem ya da İstanbul'un büyük uyuşturucu baronlarının devlet içi hesaplaşmaları olduğu gibi varsayımlar üretiyorlardı bazı gazetelerde. Ama siyah, derin yırtmaçlı kadının onları o hale getirdiğini sadece ben biliyordum.



     
     

12 Şubat 2013 Salı

Kadınları Anlama(ma)k

     '' Beni anlamadın!'' diye fısıldadı kadın giderken, adama. Adam şaşkın şaşkın kadının gidişini izledi. Gerçekten de anlayamamıştı hiç. ''Bir kadını anlamak için sıradan bir erkek beyni yeterli olur mu?'' diye geçirdi içinden.

     Sonra ''Kadınlaaaar!'' diyerek derin bir nefes bıraktı, kadının köşeyi dönüşünü ve gözden kayboluşunu izlerken.

     O kadınları seviyordu. Anlamak istemiyordu. Sadece sevmek istiyordu. Kadınlarında şikayet etmeksizin, bir şey beklemeksizin kendisini sevmesini istiyordu. Katıksız sevgiydi istediği.

     Kadınının köşeyi dönüp gidişini izleyişinin ardından 3 ay geçmişti. Bu süre içerisinde kadınları hiç düşünmemişti. Sadece işine vermişti kendisini. Hayatındaki en önemli şey işiydi. Çünkü, ona göre bir şeye ne kadar çok zaman ayırıyor isen, o kadar önemliydi. 24 saatin 10 saatini işte geçiriyordu. Bu yüzden işi onun için çok önemliydi. Bir de uykusu. Uykuya da çok önem veriyordu. Hem seviyor, hem önemsiyordu.

     Bir gün bankada sıra beklerken içeriye bir çift geldi. Hemen yanı başına oturdular. Bir şeyler konuşuyorlardı. Adam oralı bile değildi. Derken işittiği bir cümle, dikkatini bu çifte yöneltmesine sebep oldu. Kadın, diğer adama '' Beni bazen gerçekten anlamadığını düşünüyorum'' dedi. Algıda seçicilik ti bu. 3 ay önce kadınının köşeyi dönüp gidişini izlediği gün geldi birden aklına. Kendi kendine '' Bazen mi?'' diye fısıldadı ve hafiften bir tebessüm belirdi yüzünde. Muhtemelen kadın bunları söylerken, diğer adam aklından o an akşamki maçı kimin kazanacağını veya Tv'de hangi filmin oynayacağını geçirdiğini düşündü.

     Diğer adam sürekli alttan alıyordu. Bu manzara karşısında daha fazla dayanamadı ve araya girdi. '' Doğru soruyu sormuyorsun'' dedi kadına dönüp. Kadın şaşırmış bir şekilde '' Efendim!'' diye yanıtladı gayr-i ihtiyari. '' Dediğimi duydun doğru soruyu sormuyorsun işte. Soru beni neden anlamıyorsun? değil. Beni neden anlamak istemiyorsun? olacak. '' dedi. ve devam etti ''O zaman muhtemelen bu beyefendinin cevabı; Sana olan sevgimi kirletmek istemediğimden, olacaktır. Çünkü seni anlamak istemiyor, seni sevmek istiyor. Sadece sevmek. Örneğin akşam tuttuğu takım kaybederse, neden kaybettiğini anlamak istiyor, ya da izlediği filmde kötü adamın, iyi adama neden kötülük yaptığını da anlamak istiyor ama seni mi? Hayır, seni anlamak istemiyor. Çünkü isterse kusurlarını keşfedecek. Ama sana bunu itiraf edecek cesareti yok. O yüzden de hep alttan alacak. Bence sen artık bu soruyu sormayı bırakmalısın. Sevmek o kadar karışık bir şey değil. Karışık işleri bırak aklın çözsün, kalbin çalışma tarzı biraz daha farklı çünkü. Bir gün ne olduğunu bile anlamadan bir köşeyi dönüp, ortadan kaybolurken buluverirsin kendini. Ve bu adam arkandan gelmediği zaman, gururuna yenik düşüp sende geriye dönmezsin. Sonrasında neler olacağını söylememe gerek yok sanırım. Siz iyisi mi bir birinizi anlamadan sevmeye çalışın. İllaki bir şeyleri anlamaya çalışacaksanız, alın ''Küçük Prens'' i okuyun ve gerçekte çiçeğini mi yoksa gezegenini mi terk ettiğini anlamaya çalışın. Ah işte benim sıram geldi. İşlemimi yapmalıyım. Bankacılar bütün gün beni beklemezler. Size iyi günler.'' dedi. Kadın ve diğer adam söyleyecek bir şey bulamamışlardı. Ve adama sadece arkadan bakmakla yetindiler.

     Adam vezneye giderken, kendi bile böyle nasıl konuştuğuna şaşırmıştı. 3 aydır içinde tuttuğu sıkıntıları kendisine itiraf etmişti aslında ve 3 ay önce kadınının gidişini izlemeden hemen önce bunları söylemiş olmayı diledi. Sonra bunun bir işe yaramayacağına, artık çok geç olduğuna kanaat getirdi. Bankadan çıktı. Saatine baktı. İşe doğru yol aldı.


5 Şubat 2013 Salı

ÇOCUK SEVGİSİ

     Bugün trafikte ağır ağır gidiyordum. Radyoda son ses ''Placebo - Song to say good bye '' çalıyordu. Bazı şarkılar gerçekten hiç eskimiyordu.

     Derken arabanın önüne ufak bir çocuk atladı. Hızlı gitmediğim için durabildim. Ben ona değilde daha çok o bana çarpmış gibi bir hava oldu. Bir an korkmuş gözlerle çocuk bana baktı ve sonra arkasına bir bakış attıktan sonra koşmaya devam etti. Hemen arkasından 5 kişilik bir grupta, çocuğun peşinden önümden geçtiler. O an anlamıştım ufak çocuk için, bir şeylerin ters gittiğini.

     Arabadan indim peşlerinden koşmak için, sonra geri bindim. Ne kadar gaza gelsem de, arabayı yolun ortasında bırakamazdım. Biraz sağ sola bakındıktan sonra park yeri bulamadım. Ufak çocuk için, içimden ''Geçmiş olsun'' diye bir teselli geçirdim.

     Yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken bu sefer 5 metre kadar önümden hızlıca ufak çocuk geldiğinin aksi  yöne doğru koştu. Kurtulmuş olacağını düşündüm ve sevinç içerisinde arkasından bakarken bir den aklıma o soru geldi.'' Kurtulmuştu madem, peki o halde hala ne diye koşuyordu?'' Bu soruyu aklımdan geçirmemle birlikte çocuğun koştuğu yöne doğru hızlıca kafamı çevirdim. Aynı zaman zarfı içerisinde öndeki çevik çocuğun yan taraftan zıplamaya çalışıp, kaputta iki kere sektikten sonra diğer tarafa düşmesi bir oldu. Durduğumda ise birden arkasındaki şişman çocuğun cama yapışan burnundan akan mukus tabakasına odaklandım. Tam o açıdan bakınca South Parktaki Cartman'ı andırıyordu çocuk. Oysa ki birden kafasını çevirip yanağıyla çarpması gerekirdi. Böylece hem cam temiz kalırdı, hemde çarpışma sırasında tombik yanakları airbag vazifesi görebilirdi. Sonrada hafifçe camdan kayarak yere serilmeliydi. Doğrusu buydu. Güzel bir çarpış böyle olurdu. ''Bu çocuklara okulda ne öğretiyorlar?'' diye geçirdim içimden. Tıpkı süratle giderken cama yapışan haşerelere benziyorlardı. Diğerleri biraz daha geride oldukları için durabilmişlerdi yinede.

     Önce sağ tarafımdaki çevik çocuğa baktım. Tam o sırada şarkının değişmiş olduğunu ve TRACK 02'de ''İnfra- red'' çaldığını fark ettim. ''Someone call the ambulance...'' diyordu. Ambulanslık bir durum yoktu. Çevik çocuk ayağa kalkmıştı. Hemen akabinde hafifçe sekerek kendini kaldırıma atmıştı ama belkide o, kendini kaldırıma atıp yerde kıvranmayı seviyordu. Hemen kötüye yormadım.

     Sonra sola dönüp, şişman çocuğun kızarmış burnuyla bana öfke dolu bakışlarını fark ettiğimde gerçekten ambulansa gerek olmadığını anladım. Çocuğun obezite sorunu vardı ama bu ambulans çağırmayı gerektirmezdi.

     Gayet sakin bir olgunluk içerisinde vitesi bire alıp, dip gaz hareket ettim. Bu benim tarzımdı. Hep birinci viteste çok hızlı giderdim. O duruma özel değildi. Hep öyle yapardım.

     Sonra arkadan dört çocuğun peşimden koştuğunu fark ettim. Diğeri için üzüldüm. Kaldırımda kıvranmayı sevmeseydi o da bu çocuklara katılabilirdi. Bir süre sonra çocuklar gözden kayboldu ve parça bir kere daha değişti. TRAK 03'te ''Jamie Woon - Night Air'' çalıyordu. Arkama yaslandım ve bir çocuğu, ona kafa tutan zalim çocuklardan kurtarmış olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşarken seyir eyledim.

     Yazılmaya Gerekli Görülen Not : Ben aslında şişman çocukları çok severim, (cama mukus salgılamayanları tercih sebebidir), Birine çarpsam, ya da biri bana çarpsa yolda öylece bırakmam, falan feşmekan... Sonuç olarak bu bir kurgudur onu demeye çalışıyorum.



4 Şubat 2013 Pazartesi

ÖLÜM BİZİ BEKLİYORDU ( AJDA'YA SELAM)

     ''Onun gibi olmayı çok isterdim'' dedi kadın. '' Kimin gibi?'' dedi adam. ''Onun gibi işte. Ajda Pekkan gibi'' diye televizyonu göstererek yanıtladı kadın. Adam hafif bir tebessüm ile ''Olamazsın ki'' dedi. Kadın bunu biliyordu o yüzden adamın dediğine hiç bozulmadı ve yanıtladı: '' Biliyorum işte bu yüzden bu kadar çok istiyorum ya. İnsanlar genellikle erişemeyeceği şeyleri daha çok arzularlar.''

     Adam teselli etmeye çalıştı, kadını: '' Onun hayatınında kendine göre zorlukları vardır. Bence göründüğü kadar ışıltılı değil hiç bir Süper Starın hayatı.'' dedi. Kadın, '' Bunu yaşamadan bilemezsin.'' dedi. Adam kadının haklı olduğunu biliyordu ama yinede TV den gördüğü ve gazeteden okuduğu haberleri aklına getirdi. Bir çok yıldızın sönüp sokaklara düşen öyküsü biliyordu. Demek ki orada, zirvede öylece durmak hiç kolay bir şey değildi. İnsanlara kendini sıktırmadan yıllarca dinlettirmek çok zor işti adama göre. Hele de sıradan insanların bile egolarının bu kadar yüksek olduğu bir çağdayken. Yine de kadın'a dönüp, '' Seni dünyadaki hiç bir Ajda'ya değişmem biliyorsun değil mi?'' dedi ve gülümserken kadının yanağına ufak, tutkusuz bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedi. Kadın halinden memnundu. '' Biliyorum.'' dedi.

     Adam, kadına uzun uzun bakarken kadın bir den sessizliği bozdu. '' Bugün ün gerçekten hangi gün olduğunu bilmiyorsun değil mi?'' Adamın yüzündeki mutlu ifade birden yerini düşünceli bir hale bürüdü. Gerçekten hatırlamıyordu. Yine neyi unuttum diye geçirirken aklından tanışma yıl dönümleri olabileceğini düşündü. Ama bu saçmaydı daha geçen ay unutmuştu onu. -Bu ayı özel kılan ne olabilirdi?- diye düşünmeye zorladı yorgun aklını. Elinden bir şey gelmiyordu, hatırlamıyordu. Bu yüzden yapacak tek bir şey olduğuna karar verdi. Yalan söyleyecekti. '' Hatırlamaz olur muyum canım'' diye cevap verdi. Kadın cevap vermedi. Cümlesinin devamını getirmesine izin verdi adamın. ''Bugün doğum günün değil mi?'' dedi adam biraz da umutsuzca. Kadın gülümsedi. '' Seksen yaşına geldin hala yalan söylemekten çekmiyorsun değil mi hayatım.'' diye karşılık verdi. Adam gülümsedi ve '' Seni üzmeye dayanamıyorum'' dedi.

     Kadın adamın yaşlı hafızasını zorlamak istemiyordu ve kendi verdi cevabı. '' Bugün ölmek için sözleştiğimiz gün '' dedi. Adam şaşkınlığını gizleyemedi '' O gün, bu gün müydü? Ne kadar çabuk geldi.'' dedi. Kadın: '' Zaman, ölümün ikiz kardeşi derler.'' diye karşılık verdi. Bitkin gözüküyordu ama yinede gözlerinin içi gülüyordu. Adam '' Bak bu kararı verdiğimizde ikimizde çok gençtik. Bunu yapmak zorunda değiliz. Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.'' diye kadını vazgeçirmeye çalıştı.

     Kadın gülümsedi. '' Hayatım daha birer çocukken bir birimize kavuşursak ve 60 yıl sonra hala yaşıyor olursak birlikte ölmeye söz vermedik mi? Ölüm yanına hangimizi alırsa, diğerimiz bu acıya katlanmasın diye bir birimize bu sözü vermedik mi? Ölümüm sana ızdırap vermezmiydi? Yoksa beni o günkü kadar sevmiyor musun artık?  Çünkü, ben seni hala aynı heyecanla seviyorum ve bugün ölsen bu acıyla yaşayamazdım.''

     Adam söylediklerinden pişman olmuştu ama yinede yaşamak istiyordu.'' Elbette seviyorum. Sen benim Ajda Pekkan'ımsın ama yaşamayı da seviyorum. Yeni bir anlaşma yapalım. Eğer birimiz ölürse diğerimiz onu toprağa verdikten sonra yaşamına kıysın. Böylesi daha iyi olmaz mı? Yeni bir anlaşma yapabiliriz.'' dedi siyatik ağrısı henüz azmış olan adam. Kadın, yıllara meydan okuyan gamzelerini ortaya çıkartarak gülümsedi. '' Çok geç aşkım '' dedi. Adam şaşırdı ve '' Ne için ?'' dedi. Kadın yanıtladı. '' Bir saat önce yemekte ikimizi de zehirledim. Senden farklı şeyler duymayı bekliyordum ama bunun bir önemi yok artık. Çünkü ben seni hala seviyorum. Senin de beni sevdiğini biliyorum sadece yıllar bu duygunu biraz azaltmış.'' Adam şimdi pes etmiş şekilde nefes alıp, hızlıca dışarı verdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Kadının gözlerine bakarken bir den yere yığıldı. Kadın karşı masada oturan adama doğru koşmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düştü. Yerde ağzından köpükler çıkararak bedeni titreyen adama baktı. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Nöbet geçirmeye başladı. İkisi oracıkta can verdiler. Hızlı ve pek acı çekmeden.

      Bir yaprak düştü ağaçtan. Bir kedi dama sıçradı. Dışarıda bir kadın çocuğunu azarlayarak eve sokmaya çalışıyordu. Bir araba kırmızı ışıkta dururken yüksek sesle Ajda Pekkan çalıyordu. Hayat o evin dışında bir yerlerde hala devam ediyordu.







3 Şubat 2013 Pazar

TREN VE AŞK

     Tren yavaş yavaş ilerlerken genç delikanlı elindeki kitabı okumaya çalışıyordu. Fakat dikkatini bir türlü toparlayamıyordu. Yorgundu ve bir an önce eve gitmek istiyordu.

     Birden  amaçsız bakışlarını gayrı ihtiyari kapıya çevirdi. Binenleri süzüyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu. Sadece canı sıkıldığı için boş boş bakıyordu. Derken kalabalığın arasında gördüğü bir güzel, birden tüm vücut  kimyasında değişikliğe sebep olmuştu.

     Trendeki seyahat eden genç delikanlı, gördüğü gözler-i ahu dan bakışlarını bir türlü alamıyordu.

     Tren hiç durmasın istiyordu. Çünkü, bir sonraki durakta inebilirdi. Bunu biliyor olmak ona keder veriyordu. ''Bir şey yapmalıyım'' diye düşündü. Ama ne yapabilirdi ki? İnsanın trende ilk defa gördüğü bir kızla tanışmasının ne gibi bir yolu olabilirdi ki?

     Düşündü. Düşündü. Zaman git gide daralıyordu. Kızın  hangi durakta ineceğini bilmiyordu mamafih, buna karşın  kendisinin kızdan önce inmeyeceğine emindi. Gözlerini kapadı. Odaklanmaya çalıştı. Bir şey bulmalıydı. Üniversite sınavını kazanmanın bile daha kolay olduğunu düşündü bir an. O bir Ankara Mülkiye öğrencisiydi artık. Zeki olduğunu biliyordu. Bir şey bulabilirdi. Zorladı kendini. Tren bir durakta durdu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Geçen anonsla birlikte kapılar kapandı. Neyse ki kız bu durakta da inmedi. Ama bir sonraki onun durağı olabilirdi. Hızlı düşünmeliydi.

     Sonra bir fikir geldi aklına...

     Oturduğu yerde kitabın en arkasındaki boş bir sayfaya bir şeyler karalamaya başladı.

'' Merdüm-ü didem'e bilmem ne füsün etti felek
  Eşkimi kıldı füzun, giryemi hün etti felek
  Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
  Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek. ''

     ''Yavuz Sultan Selim'in bu dizeleri yazdığı ahu gözlü cariye heyecandan kalbine yenik düştü. Onların yaşadığı dönemde ne tren vardı, ne de sen. Sonra Tren icat edildi. Sen o trene bindin. Bende o trene bindim. Diğerleri bu ana şahit olmak için bindi. Dünya şu an bu kısa anın etrafında dönüyor. Bütün olasılıklar bu anın yaşanması için, milyonlarca etkeni bir araya getirmişken, tanışmamamız evrenin işleyişine hakaret sayılır diye düşünüyorum. Bir de ben ömrüm boyunca kahrolurum.''

Sayfayı özensizce yırttı. Kafasını heyecanla kaldırdı. Birden olduğu yerde dondu kaldı. Kızı göremiyordu. Gitmiş olamazdı. Panik içerisinde sağa sola bakındı. Kız'ı hiç bir yerde göremiyordu. Tren bu süre içerisinde hiç durmamıştı ki ama. Yoksa yazmaya o kadar dalmıştı ve trenin durduğunu fark etmemişmiydi? Olamazdı tren dursaydı bilirdi.

     Panikle yerinden kalktı arkasını döndü. Birden olduğu yere geri oturdu. Çünkü kız tam arkasındaki koltukta oturuyordu. Çok sevindi. Sonra'' İyi de şimdi kağıdı ona nasıl vereceğim? '' diye düşündü. Şimdi tekrar başa dönmüştü. O bir mülkiyeliydi ve  bir kağıdı arka koltuktaki kıza ulaştırmanın bir yolu varsa onuda mutlaka bulacaktı.

     Ve buldu da. Önce çıkarları doğrultusunda yaşlı bir teyzeye yer verdi. Teyze şaşırmıştı. Çocuğun imana geldiğini düşündü. Yolculuğun başından beri ayakta dikiliyordu çünkü. Garip bakışlar içinde çocuğa ''Teşekkür ederim evladım'' dedi. Çocuk teyzeye bakmadan aceleyle '' Saol, saol teyze '' diye yanıt verdi. Aklı kızdaydı. Teyze sadece şu an bir araçtı, amaca ulaşmak için.

     Kızın olduğu tarafa doğru döndü. Kalbi çok hızlı çarpıyordu. Kız elindeki notları okuyordu. Cebinden çıkardığı bir kağıda '' Yerini bana satar mısın?'' yazdı ve kızın yanında ki adama uzattı. Adam kağıdı okudu ve garip garip delikanlıya baktı. Tam o sırada çocuk gözüyle çaktırmadan cebini işaret etti ve çıkardığı bir yüzlüğü ucundan adama gösterdi. Adam hafifçe kafasını evet anlamında salladı. Delikanlı yüzlüğü çıkartıp adama verdi çaktırmadan. Adam koca bir tebessümle ve birazda şaşkın bir ifadeyle kalktı. Delikanlı çabucak oraya oturdu.

     Kalbi yerinden çıkacak gibiydi sıra son hamleye gelmişti...

     Cebinden ona mutluluğun kapılarını aralayacak olan kağıdı çıkardı. Heyecandan ölecek gibiydi. Sonra kağıdın altına '' Cevabın evetse bir sonraki durakta beni bekle'' yazdı ve çaktırmadan kağıdı kızın paltosunun cebine sıkıştırdı.Sonra yerinden kalktı. Kapıya doğru giderken adama boşuna verdiği yüz lira aklından geçti. Tren durdu. Acele olarak aşağı indi. bir başka kağıda ''Cebine bak'' yazdı hızlıca. Sonra kızın oturduğu cam kenarına gidip kağıdı cama yapıştırdı. Kız birden irkildi. Fazla sert vurmuştu delikanlı cama. Bunun için sonra özür dileyebilirdi. Kız şaşkın bir ifadeyle elini cebine götürdü. Cebi boştu. Delikanlı gözleriyle diğer cebini işaret etti. Trendeki kalabalıkta çocukla, kızı izliyordu. Kız çıkartıp, delikanlının notunu okudu. Birden delikanlıya çevirdi başını. Kocaman gözleriyle şimdi delikanlıya bakıyordu. Delikanlı gözlerini kaçırmamak için zor tutuyordu kendini. Çok heyecanlanmıştı. Tren'in kapıları kapandı. Sadece bir birlerine bakıyorlardı. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başladı. O sırada kızın telefonu çalmaya başladı. Kız telefonu çıkartıp ekranına baktı. Delikanlı henüz hızlanmamış trenin yanında yürüyordu. Kızdan başka bir yere bakmıyordu. Sonra kız çalan telefonunun ekranını delikanlıya çevirdi. Ekranda arayan kişi olarak ''Aşkım'' yazıyordu.

     Delikanlı birden yürümeyi kesti. Ne kadar aptal olduğunu düşündü birden. Böyle bir kızın bir sevgilisi olmadığını ona düşündüren şey neydi acaba. Kız, hafif üzgün bir ifadeyle delikanlıya özür diler gibi bir bakış attı. Delikanlı yıkılmıştı. havanın bir hali soğuk olduğunu fark etti. Bir süre öylece durduktan sonra ellerini cebine atıp yürümeye başladı. Sonra hafif bir tebessüm attı. Kitabını heyecandan trende unuttuğunu fark etti. Soğukta yürümeye devam etti.